
Seneler sonra tekrar kasabaya dönüşüm, tozlu bir raftan aldığım eski bir kitabı heyecanla karıştırıp, okuduğum sayfalarında dolaşmak, hatta yazdığım küçük notları bulmak gibi gelmişti bana. Sokaklarında tek tek yürüyüp, geçmişimdeki anıları tekrar canlandırarak kafamın içinde keyifli bir zaman geçirmeyi arzuluyordum. On bir sene olmuştu buralardan gideli. Az değil ya, kundakta bebek olsa, mektepli öğrenci olurdu şimdiye. Neler değişmişti kim bilir? Yeni doğanlar, ölüp gidenler, taşınanlar, göçenler… Kasaba da değişmiştir muhakkak; yeni yüzler, simalar, isimler…, evler, binalar, dükkânlar… Bıraktığım gibi kalacak değil ya. Şehirler de yaşlanır, tıpkı bizler gibi, terkedilmiş olanlarının ölü bedenlerden ne farkları var?
Oturduğumuz evin önünden geçerken çoktan canlanmaya başlamıştı hatıralarım. İki katlı bir evdi. Küçük bahçesi ön tarafa bakar, yola doğru uzanır ve kısa bir bahçe duvarı ile biterdi. Duvarın hemen yanında büyük, pembe, demirden bir kapı vardı. Küçükken gücüm yetmezdi açmaya, ben de duvarın üstüne çıkar, hemen dibindeki marulların üstüne doğru atlayıverirdim gizlice. Sonrası malum. Annem çok ses etmezdi de babaannem çok söylenirdi rahmetli. “Marulları hep ezmiş yine eşek sıpası, canini okumuş şuncacıkların, laftan sözden de anlamıyor, ah oğlum ah!”. Çok iyi kadındı ama, Allah var! Bende çok emeği vardır. Yetiştirdiği domatesleri pazarda bana sattırır, paranın bir kısmını da cebime sokuşturuverirdi. Keyifli olduğu zamanlarda beni yanına çağırır, radyoyu çalıştırıp sevdiği türküleri bulmamı isterdi. Ben de onları kasetlere çekip çoğu zaman oradan çalardım. O türküler ona neyi hatırlatırdı bilinmez ama onlara eşlik ederken ki neşesi seyretmeye değerdi.
Az ilerde Rıfkıların evi vardı. Yolun aşağısına doğru olduğundan, toplarımız çoğu kere onların bahçeye kaçardı. Babası Hilmi amca, az asabi bir adam, bize pek bir şey demezdi ancak Rıfkı’yı fena döverdi. Eve çoğunlukla geç gelir, geldiğinde de pek ayık olmazmış. Karısı Selma teyze çok çekinirdi eşinden. Kadıncağızın eli yüzü yara içinde olurdu çoğu kez. Birkaç kez düşük yapmış demişlerdi. Rıfkı eli ekmek tutar tutmaz anasını alıp kaçmış, bir daha da ne gören ne de duyan olmuş. Hilmi amca ise hala o köhne evde, konu komşunun sadakasıyla yaşayıp gidiyormuş. Ne halde Allah bilir.
Sokağın sonuna doğru yürüdükçe, oyun oynadığımız bahçelerin, üzerlerine çıkıp meyvelerinden yediğimiz ağaçların ve su içtiğimiz çeşmenin yanından geçtim. Şimdi ise, daha önce hiç görmediğim onlarca çocukla dolmuş ama hala eskisi kadar canlı. Ben ise artık bir yabancıyım bu sokakta, bana çevrilen ve “bu da kim?” der gibi bakan suratları izliyorum. Yeni gelen yüzlerin kolayca fark edildiği bu küçük sokakta, mütemadiyen kaçamak yapan bakışların arasından yavaşça ilerliyorum.
Kasabanın merkezine açılan geniş düzlüğe geldikçe, tanıdığım yerler artmaya başlıyor. Dükkânlar, evler, resmi binalar, karakol… İşte şurası pazar yeri, hala salı günleri toplanıyormuş. Bir ucunda yumurta ve peynir satıcıları ile başlar, öteki ucunda oyuncak satıcıları ile biterdi. İnanır mısınız? Hala öyleymiş. Yüzler değişse de yerler değişmemiş. Benim domatesleri sattığım yer de hemen şu köprünün başıydı. Çürük ve ezik olanları köprünün kenarından nehre atmayı pek severdim. Hemen yani başımda, kendinden büyük sandığıyla gelen, neredeyse benim yaşlarımda ayakkabı boyayan bir çocuk olurdu. Eli çabuk, gözleri ışıl ışıl, saçı kıvırcık ve yüzü gözü boya içende bir oğlancıktı. Zannedersem iyi de para kazanırdı. Özellikle de pazar günleri. Böyle zamanlarda keyfi gıcır olur, ne yapacağını şaşırır, kendine ve bana bir gazoz alır ve hatta benim iskarpinleri de boyamak isterdi. İyi çocuktu …! Neydi ki adı? Hay aksi, o kadar dip dibe vakit geçirip de adını bile hatırlayamamak ne kadar acı.
Şimdi, bir zamanlar bana upuzun ve ışıltılı gelen kasaba merkezindeki o caddeden geçiyorum. Gençliğimde de burası böyleydi; dükkânlar, mağazalar, kahvehane, devlet daireleri, cami, park… Hepsi sağlı sollu bu caddenin kenarlarına dizilmiş, kasabanın her sokağı sanki bu caddeye doğru açılmıştı. Cadde doğu-batı yönünde uzandığından, ikindi vakitleri önüne gölge düşen tek dükkân, caddenin başındaki, önü hafif pazar yerine dönük Sami abinin bakkal dükkânıydı. Bu nedenle, özellikle bu vakitlerde, dükkânın önü çoğunlukla işlerini bitirip, iki üç el tavla oynamaya gelen esnaflarla dolardı. Kimi ayaküstü muhabbet eder, kimi eve gitmeden ufak alışverişini görür, kimi de gazetelikteki gazeteleri şöyle bir göz gezdirerek okur, önce kendi kendine bir söylenir, karşılık bulursa da yine ayak üstü memleket meseleleri konuşurdu. Sami abinin dükkânın bu işlek hali, haliyle kahveci Hüsnü abinin hiç hoşuna gitmezdi. Sürekli laf atar, sataşır, bazı kereler sinirlenip üzerine yürüyecek olur ama sonra vaz geçip homurdanarak kahvesine dönerdi. Ben de çoğunlukla homurdanışlarına şahit olur, hatta laflarını ezberleyip arkadaşlara taklidini yapardım. “Müşterileri çalıyor, hınzır. Senin neyine be! Gir içeri dükkânını bekle. Ne demeye önüne masa atıp kahvecilik oynuyorsun. Dur ama sen, belediyeye şikâyet edeyim de gör gününü”. Hüsnü abi ne şikâyet edebildi ne de homurdanmayı bıraktı. Son duyduğuma göre oğlu Veli, kahveyi adam akıllı yenilemiş, büyütmüş, bir de televizyon almış. Akıllı çocuktu zaten, kafayı kullanınca kahve dolup taşmaya başlamış. Sami abinin dükkânının önü ise neredeyse bomboş, sadece eskilerden bir tayfa ve dükkân camından hiç çıkarmadığı otuz yıllık sararmış reklam afişleri var.
Caddeden okula doğru uzanan sokağın başında, bahçeli, tek katlı mütevazi bir ev vardı. Burada bir tanemiz Sultan Hanım otururdu. Bizleri hemen hemen her gün, okula giderken güler yüzüyle selamlar, bahçesindeki türlü meyve ve yemişlerden ikram eder ve bize çocuklarım diye hitap ederdi. Eşi Refik Bey hariciyeden emekli olmuş, yıllarca çeşitli memleketlerde yaşadıktan sonra gelip kasabaya yerleşmişler. Ancak Refik Bey bu evin saadetini çok yaşamadan vefat etmiş. Hiç çocukları da olmamış. Sultan Hanım da bu özlem ve yalnızlık duygularını biz “çocuklarıyla” bastırır, bize bir anne gibi şefkat gösterir, sever ve ilgilenirdi. Ne çok severdik biz de onu, her işine koşturur, bahçesine yardım eder, pazar torbalarını taşırdık. Ben ayrıldıktan dört yıl sonra bir felç geçirmiş, yatağa düşmüş. Sonra ise sadece bir yıl yaşayabilmiş tek başına o yatakta. Narin kalbi yalnızlığa dayanamamış daha fazla. Çocuklarını da bırakıp gidivermiş. İlk duyduğumda çok derin bir üzüntü yaşamış, böyle naif bir insani tanımanın verdiği memnuniyetle daha sonra teselli olmuştum. Şimdi ise tekrar onu anıyor ve iç geçiriyorum “Ne güzel bir insandın sen Sultan Hanım”.
Sultan Hanımın evinin önünden okulumun bulunduğu sokağa doğru ilerlerken tanıdık bir sesle irkildim. “Kenan abi, Kenan abi”. Döndüm. Yirmili yaşlarında esmer bir delikanlı, koşar adımlarla yanıma geldi. “Tanıdın mı abi?” dedi. Önce şaşırıp biraz duraksar gibi oldum. Ama sonra çakmak gözleri bir anda hatırıma geliverdi. “Hasan?” dedim. “Bildin abi” dedi gülerek. Güldüğü zaman gözleri daha da parladı. “Hoş geldin abi, nerelerdeydin?”. “Şehirdeydim Hasan, okul, iş güç, ancak fırsat bulabildim. Beni hemen tanımana şaşırdım doğrusu. Son gördüğümde şu kadar bir şeydin. Maşallah koca delikanlı olmuşsun”. Hasan güldü, yüzü kızardı. “Öyle abi” dedi. Çok severdim Hasan’ı, yaşı küçük olmasına rağmen bizle takılmayı severdi. Bir emir eri gibi peşimde dolaşır, yaver gibi bana yardım ederdi. Takılsam alınmazdı Hasan, utandı mı gülümser, kafasını kaşır, yüzü kıpkırmızı olurdu. Söz verdimi tutar, iş verdimi çalışır ve hiç yalan konuşmazdı Hasan. Ben de ona güvenir, olabildiğince kollar, bana olan bu aşırı muhabbeti ve saygısına hem şaşırır hem de ziyadesiyle karşılık vermeye çalışırdım. “Nasılsın Hasan ne var ne yok bakalım?” dedim. Başını eğdi, ellerini kavuşturdu. “Çok şükür abi” dedi. “Haftaya düğünüm var, evleniyorum, sen de gelir misin?” dedi. Şaşırdım. Gülümsedim. “Gelmem mi be Hasan” dedim omzuna dokunarak. Çok sevindi, sarıldı sıkıca. Kahveye bir şeyler içmeye davet etti. “Olur, kasabayı şöyle bir dolanıp uğrayım” dedim. Çakmak gözleri ile “tamam abi” dedi. Sevinçle yanımdan ayrıldı.
Okulu biraz geçtikten sonra, köşe başındaki eczanenin önüne geldim. Yol burada ikiye ayrılıyor, biri aşağıya doğru derenin diğer ucuna, diğeri tepeye doğru gidiyordu. Adımlarımın beni nereye götürdüğünü tahmin etmek güç değildi. Ağır adımlarla tepeye doğru tırmanmaya başladım. Tepeye çıkan bu yolun kenarlarına dizilmiş evlerin bahçeleri yoktu. Art arda istiflenmiş şekilde yukarı doğru yükseliyor, kasabaya bakan balkonlarının genişliği gördükleri manzara nispetinde artıyordu. Adımlarımın gittikçe yavaşladığını hissetim. Bir türlü ileriye doğru bakamıyor, tepeden gözlerimi kaçırıyor, bir zamanlar koşarak, ıslıklar çalarak ve her bir detayını zihnime kazıyarak geçtiğim bu yoldan şimdi adeta sürüklenerek gidiyordum. Ne kadar zorlasam da hatıralarımın taarruzuna kapılıyor, tepeye doğru yaklaştıkça kalbimin hızla atmasına mâni olamıyordum. Zihnimdeki bulanıklığın tüm vücuduma yaydığı sarhoşluk, istemsizce beni buraya sürükleyen bedenimi ağır bir çuval gibi tepedeki evin önüne dikivermişti. Gidemiyordum, ya da gitmek istemiyordum. Bu kapının önünde geçirdiğim mazinin saadet ve heyecan dolu dakikalarının birden zihnimde birer birer canlanması kalbimden başlayarak mideme doğru yayılan derin bir ağrıya sebep olmuştu. Tam anlamıyla eriyor gibi hissediyordum. Onca yıl sonra bile beni bu kadar etkilemesi şaşılacak şeydi. Çakılıp kalmıştım, kıpırdayamıyordum. Ayaklarımda o gücü bulamıyordum. İçten içe kendime sinirlenmeye başlamıştım. “Ne kadar da zayıfsın, aptal” diyordum. “Yazık”. Biraz daha durdum, kendime gelmeye çalıştım. Kendimi zorlayarak başımı kaldırdım. Ve sonra onu gördüm. Bir anda buz gibi olmuştum. Kapı eşiğinde duruyordu. Gülümsedi ve
“Hoş geldin” dedi. “Pencereden gördüm, döndüğünü duymuştum.” Ne hissedeceğimi ve ne diyeceğimi şaşırmıştım. Hem utanmış hem de en zayıf anımda gelen bu duygu karmaşası karşısında yüzümün aldığı şekilleri gizleme gayretine girişmiştim. Ben de gülümsemeyle karışık cevap vermeye çalıştım. “Hoş bulduk.”
Biraz durduk. Gülümseyen yüzü bana cesaret vermişti. Devam ettim.
“Seni burada görünce şaşırdım doğrusu, taşındığını duymuştum.”
“Doğru” dedi. Hala gülümsüyordu. “Kasabanın diğer ucunda kalıyorum, bugün anneme yardıma geldim, günü varmış da yarın. Seni görmek de bana sürpriz oldu.” Yüzüne bakakalmıştım. Hayatımda, bakarken beni bu kadar mutlu hissettiren başka ne olabilirdi? Dinginleşmiştim adeta. Akan bir su kenarındaymış gibi içime dokunan şefkat yüklü bakışları, sesindeki sakinlik ve parmakları diğer avucunun içinde o ürkek duruşu içimde yaşadığım karmaşıklığı bana bir an olsun unutturabilmişti. Bir an onu okuldan çıkıp eve bıraktığım günler geldi aklıma. Tıpkı şimdi burada olduğu gibi, tam burada, kapının önünde vedalaşır, birkaç saniye gözlerimizin içine bakar, gülümser ve sabah tekrar buluşmak için ayrılırdık. Onunla konuşmak hoşuma giderdi. Beni dinlerdi. Anlattıklarım ilgisini çektiği için değildi belki ama önemsediğini gösterirdi. Ben de onu konuşturmayı severdim. Belki benim de söyleyeceklerinden çok onu konuşurken izlemek hoşuma giderdi. Böyle zamanlar benim için yüzüne doya doya bakabildiğim güzel anlardı. Çoğu kere bunu anlasa da gülümser, biraz utanır ama konuşmaya devam ederdi. Şimdi bile karşımdaki bu naif güzelliği bana aptalca bir cesaret veriyor, elinden tutup tıpkı eski günlerdeki gibi ayaklarımız acıyıncaya kadar tüm şehri dolaşmak, sonra da nehir kenarındaki kayanın üzerine oturup, ayaklarımızı suya sokup dondurma yemek istiyordum. Çocukçaydı ama güzel olmadığını kim söyleyebilirdi. Biraz duraksadıktan sonra konuşabildim.
“Halime teyze nasıllar, iyilerdir inşallah?”
“Bildiğin gibi, biraz daha yavaş yürüyor sadece ama idare ediyor çok şükür.”
“Peki sen—, sen nasılsın Yasemin?” Bu sefer o duraksamıştı. Sorumun tüm mahiyetini anlamış olacak ki gülümsemesi gidiverdi bir an. Kendini biraz zorladı, ufak dudaklarını ısırdı. Bakışlarını indirdi. Birkaç saniye sonra yüzünü tekrar kaldırdı. Zorla gülümsemeye çalışıyordu. “Alıştım.” dedi sadece. Bu cevabın ne anlama geldiğini bildiğim ve ağırlığını çok derinden hissettiğim için karşılık vermek gücü bulamadım kendimde. İkimiz de ne diyeceğimizi bilmeden öylece kaldık bir süre. Bu sessizliğin ortasında dakikalarca bekleyebilirdik. Bu bile onca yıl sonra tarifsiz bir huzurla dolduruyordu bedenimi.
“Anne!” diye seslenerek küçük bir kız çocuğu çıkageldi kapı eşiğinden. Dengesiz adımlarla annesinin yayına geldi ve bacağına sarılıverdi. Yasemin kızını kucakladı, gözlerinden öptü ve saçını okşadı. Anne ile yavrusunun bu tarifsiz güzelliği karşısında kıskançlık ile birlikte yaşadığım heyecan dilimi düğümlemişti adeta. Bu tabloda olabilmek için neleri vermezdim diye düşündüm o an. Yavaşça elimi uzattım. Kızın yüzünü okşadım.
“Çok güzel bir kız” dedim. Hayran bakışlarımı şimdi de ondan alamıyordum. “Tıpkı sana benziyor, nedir adı?” Yasemin dudağının ucuyla tekrar gülümsedi ama bu kez zorlanmadan
“Leyla.” dedi. Şaşırmıştım. Ona doğru baktım, ben de gülümsedim. Bu ismi onunla seçtiğimiz gün aklıma geldi. Tekrar hüzünlendim.
Söyleyecek bir şeyim kalmamıştı. Galiba onun da yoktu. Birkaç saniye daha öylece durduktan sonra konuştum.
“Seni görmek güzeldi, kendine iyi bak olur mu? Halime teyzeme ve Suat amcama da selamlarımı söylersin.”
“Olur söylerim” dedi. “Sen de Allah’a emanet ol, yolun açık olsun” diye ekledi ve sonra kapıya doğru gitti, durdu. Başını cevirdi ve
“Bekledim” dedi sadece. Sustu ve durdu. Sonra da içeri girdi.
Döndüm ve tepeden inmeye başladım. Aksam olmuştu. Batan güneşin kızılı ve okunan ezanin hüznü içime doluyordu. Anlamsızca yürürken kafamın içinde ondan son duyduğum şey yankılanıyordu. “Bekledim…”
SON
Yazan: Emin Üçer






























