Featured

Dönüş

Seneler sonra tekrar kasabaya dönüşüm, tozlu bir raftan aldığım eski bir kitabı heyecanla karıştırıp, okuduğum sayfalarında dolaşmak, hatta yazdığım küçük notları bulmak gibi gelmişti bana. Sokaklarında tek tek yürüyüp, geçmişimdeki anıları tekrar canlandırarak kafamın içinde keyifli bir zaman geçirmeyi arzuluyordum. On bir sene olmuştu buralardan gideli. Az değil ya, kundakta bebek olsa, mektepli öğrenci olurdu şimdiye. Neler değişmişti kim bilir? Yeni doğanlar, ölüp gidenler, taşınanlar, göçenler… Kasaba da değişmiştir muhakkak; yeni yüzler, simalar, isimler…, evler, binalar, dükkânlar… Bıraktığım gibi kalacak değil ya. Şehirler de yaşlanır, tıpkı bizler gibi, terkedilmiş olanlarının ölü bedenlerden ne farkları var?

Oturduğumuz evin önünden geçerken çoktan canlanmaya başlamıştı hatıralarım. İki katlı bir evdi. Küçük bahçesi ön tarafa bakar, yola doğru uzanır ve kısa bir bahçe duvarı ile biterdi. Duvarın hemen yanında büyük, pembe, demirden bir kapı vardı. Küçükken gücüm yetmezdi açmaya, ben de duvarın üstüne çıkar, hemen dibindeki marulların üstüne doğru atlayıverirdim gizlice. Sonrası malum. Annem çok ses etmezdi de babaannem çok söylenirdi rahmetli. “Marulları hep ezmiş yine eşek sıpası, canini okumuş şuncacıkların, laftan sözden de anlamıyor, ah oğlum ah!”. Çok iyi kadındı ama, Allah var! Bende çok emeği vardır. Yetiştirdiği domatesleri pazarda bana sattırır, paranın bir kısmını da cebime sokuşturuverirdi. Keyifli olduğu zamanlarda beni yanına çağırır, radyoyu çalıştırıp sevdiği türküleri bulmamı isterdi. Ben de onları kasetlere çekip çoğu zaman oradan çalardım. O türküler ona neyi hatırlatırdı bilinmez ama onlara eşlik ederken ki neşesi seyretmeye değerdi.  

Az ilerde Rıfkıların evi vardı. Yolun aşağısına doğru olduğundan, toplarımız çoğu kere onların bahçeye kaçardı. Babası Hilmi amca, az asabi bir adam, bize pek bir şey demezdi ancak Rıfkı’yı fena döverdi. Eve çoğunlukla geç gelir, geldiğinde de pek ayık olmazmış. Karısı Selma teyze çok çekinirdi eşinden. Kadıncağızın eli yüzü yara içinde olurdu çoğu kez. Birkaç kez düşük yapmış demişlerdi. Rıfkı eli ekmek tutar tutmaz anasını alıp kaçmış, bir daha da ne gören ne de duyan olmuş. Hilmi amca ise hala o köhne evde, konu komşunun sadakasıyla yaşayıp gidiyormuş. Ne halde Allah bilir.

Sokağın sonuna doğru yürüdükçe, oyun oynadığımız bahçelerin, üzerlerine çıkıp meyvelerinden yediğimiz ağaçların ve su içtiğimiz çeşmenin yanından geçtim. Şimdi ise, daha önce hiç görmediğim onlarca çocukla dolmuş ama hala eskisi kadar canlı. Ben ise artık bir yabancıyım bu sokakta, bana çevrilen ve “bu da kim?” der gibi bakan suratları izliyorum. Yeni gelen yüzlerin kolayca fark edildiği bu küçük sokakta, mütemadiyen kaçamak yapan bakışların arasından yavaşça ilerliyorum.

Kasabanın merkezine açılan geniş düzlüğe geldikçe, tanıdığım yerler artmaya başlıyor. Dükkânlar, evler, resmi binalar, karakol… İşte şurası pazar yeri, hala salı günleri toplanıyormuş. Bir ucunda yumurta ve peynir satıcıları ile başlar, öteki ucunda oyuncak satıcıları ile biterdi. İnanır mısınız? Hala öyleymiş. Yüzler değişse de yerler değişmemiş. Benim domatesleri sattığım yer de hemen şu köprünün başıydı. Çürük ve ezik olanları köprünün kenarından nehre atmayı pek severdim. Hemen yani başımda, kendinden büyük sandığıyla gelen, neredeyse benim yaşlarımda ayakkabı boyayan bir çocuk olurdu. Eli çabuk, gözleri ışıl ışıl, saçı kıvırcık ve yüzü gözü boya içende bir oğlancıktı. Zannedersem iyi de para kazanırdı. Özellikle de pazar günleri. Böyle zamanlarda keyfi gıcır olur, ne yapacağını şaşırır, kendine ve bana bir gazoz alır ve hatta benim iskarpinleri de boyamak isterdi. İyi çocuktu …! Neydi ki adı? Hay aksi, o kadar dip dibe vakit geçirip de adını bile hatırlayamamak ne kadar acı.

Şimdi, bir zamanlar bana upuzun ve ışıltılı gelen kasaba merkezindeki o caddeden geçiyorum. Gençliğimde de burası böyleydi; dükkânlar, mağazalar, kahvehane, devlet daireleri, cami, park… Hepsi sağlı sollu bu caddenin kenarlarına dizilmiş, kasabanın her sokağı sanki bu caddeye doğru açılmıştı. Cadde doğu-batı yönünde uzandığından, ikindi vakitleri önüne gölge düşen tek dükkân, caddenin başındaki, önü hafif pazar yerine dönük Sami abinin bakkal dükkânıydı. Bu nedenle, özellikle bu vakitlerde, dükkânın önü çoğunlukla işlerini bitirip, iki üç el tavla oynamaya gelen esnaflarla dolardı. Kimi ayaküstü muhabbet eder, kimi eve gitmeden ufak alışverişini görür, kimi de gazetelikteki gazeteleri şöyle bir göz gezdirerek okur, önce kendi kendine bir söylenir, karşılık bulursa da yine ayak üstü memleket meseleleri konuşurdu. Sami abinin dükkânın bu işlek hali, haliyle kahveci Hüsnü abinin hiç hoşuna gitmezdi. Sürekli laf atar, sataşır, bazı kereler sinirlenip üzerine yürüyecek olur ama sonra vaz geçip homurdanarak kahvesine dönerdi. Ben de çoğunlukla homurdanışlarına şahit olur, hatta laflarını ezberleyip arkadaşlara taklidini yapardım. “Müşterileri çalıyor, hınzır. Senin neyine be! Gir içeri dükkânını bekle. Ne demeye önüne masa atıp kahvecilik oynuyorsun. Dur ama sen, belediyeye şikâyet edeyim de gör gününü”.  Hüsnü abi ne şikâyet edebildi ne de homurdanmayı bıraktı. Son duyduğuma göre oğlu Veli, kahveyi adam akıllı yenilemiş, büyütmüş, bir de televizyon almış. Akıllı çocuktu zaten, kafayı kullanınca kahve dolup taşmaya başlamış. Sami abinin dükkânının önü ise neredeyse bomboş, sadece eskilerden bir tayfa ve dükkân camından hiç çıkarmadığı otuz yıllık sararmış reklam afişleri var.

Caddeden okula doğru uzanan sokağın başında, bahçeli, tek katlı mütevazi bir ev vardı. Burada bir tanemiz Sultan Hanım otururdu. Bizleri hemen hemen her gün, okula giderken güler yüzüyle selamlar, bahçesindeki türlü meyve ve yemişlerden ikram eder ve bize çocuklarım diye hitap ederdi. Eşi Refik Bey hariciyeden emekli olmuş, yıllarca çeşitli memleketlerde yaşadıktan sonra gelip kasabaya yerleşmişler. Ancak Refik Bey bu evin saadetini çok yaşamadan vefat etmiş. Hiç çocukları da olmamış. Sultan Hanım da bu özlem ve yalnızlık duygularını biz “çocuklarıyla” bastırır, bize bir anne gibi şefkat gösterir, sever ve ilgilenirdi. Ne çok severdik biz de onu, her işine koşturur, bahçesine yardım eder, pazar torbalarını taşırdık. Ben ayrıldıktan dört yıl sonra bir felç geçirmiş, yatağa düşmüş. Sonra ise sadece bir yıl yaşayabilmiş tek başına o yatakta. Narin kalbi yalnızlığa dayanamamış daha fazla. Çocuklarını da bırakıp gidivermiş. İlk duyduğumda çok derin bir üzüntü yaşamış, böyle naif bir insani tanımanın verdiği memnuniyetle daha sonra teselli olmuştum. Şimdi ise tekrar onu anıyor ve iç geçiriyorum “Ne güzel bir insandın sen Sultan Hanım”.

Sultan Hanımın evinin önünden okulumun bulunduğu sokağa doğru ilerlerken tanıdık bir sesle irkildim. “Kenan abi, Kenan abi”. Döndüm. Yirmili yaşlarında esmer bir delikanlı, koşar adımlarla yanıma geldi. “Tanıdın mı abi?” dedi. Önce şaşırıp biraz duraksar gibi oldum. Ama sonra çakmak gözleri bir anda hatırıma geliverdi.  “Hasan?” dedim. “Bildin abi” dedi gülerek. Güldüğü zaman gözleri daha da parladı. “Hoş geldin abi, nerelerdeydin?”. “Şehirdeydim Hasan, okul, iş güç, ancak fırsat bulabildim. Beni hemen tanımana şaşırdım doğrusu. Son gördüğümde şu kadar bir şeydin. Maşallah koca delikanlı olmuşsun”. Hasan güldü, yüzü kızardı. “Öyle abi” dedi. Çok severdim Hasan’ı, yaşı küçük olmasına rağmen bizle takılmayı severdi. Bir emir eri gibi peşimde dolaşır, yaver gibi bana yardım ederdi. Takılsam alınmazdı Hasan, utandı mı gülümser, kafasını kaşır, yüzü kıpkırmızı olurdu. Söz verdimi tutar, iş verdimi çalışır ve hiç yalan konuşmazdı Hasan. Ben de ona güvenir, olabildiğince kollar, bana olan bu aşırı muhabbeti ve saygısına hem şaşırır hem de ziyadesiyle karşılık vermeye çalışırdım. “Nasılsın Hasan ne var ne yok bakalım?” dedim. Başını eğdi, ellerini kavuşturdu. “Çok şükür abi” dedi. “Haftaya düğünüm var, evleniyorum, sen de gelir misin?” dedi. Şaşırdım. Gülümsedim. “Gelmem mi be Hasan” dedim omzuna dokunarak. Çok sevindi, sarıldı sıkıca. Kahveye bir şeyler içmeye davet etti. “Olur, kasabayı şöyle bir dolanıp uğrayım” dedim. Çakmak gözleri ile “tamam abi” dedi. Sevinçle yanımdan ayrıldı. 

Okulu biraz geçtikten sonra, köşe başındaki eczanenin önüne geldim. Yol burada ikiye ayrılıyor, biri aşağıya doğru derenin diğer ucuna, diğeri tepeye doğru gidiyordu. Adımlarımın beni nereye götürdüğünü tahmin etmek güç değildi. Ağır adımlarla tepeye doğru tırmanmaya başladım. Tepeye çıkan bu yolun kenarlarına dizilmiş evlerin bahçeleri yoktu. Art arda istiflenmiş şekilde yukarı doğru yükseliyor, kasabaya bakan balkonlarının genişliği gördükleri manzara nispetinde artıyordu. Adımlarımın gittikçe yavaşladığını hissetim. Bir türlü ileriye doğru bakamıyor, tepeden gözlerimi kaçırıyor, bir zamanlar koşarak, ıslıklar çalarak ve her bir detayını zihnime kazıyarak geçtiğim bu yoldan şimdi adeta sürüklenerek gidiyordum. Ne kadar zorlasam da hatıralarımın taarruzuna kapılıyor, tepeye doğru yaklaştıkça kalbimin hızla atmasına mâni olamıyordum. Zihnimdeki bulanıklığın tüm vücuduma yaydığı sarhoşluk, istemsizce beni buraya sürükleyen bedenimi ağır bir çuval gibi tepedeki evin önüne dikivermişti. Gidemiyordum, ya da gitmek istemiyordum. Bu kapının önünde geçirdiğim mazinin saadet ve heyecan dolu dakikalarının birden zihnimde birer birer canlanması kalbimden başlayarak mideme doğru yayılan derin bir ağrıya sebep olmuştu. Tam anlamıyla eriyor gibi hissediyordum. Onca yıl sonra bile beni bu kadar etkilemesi şaşılacak şeydi. Çakılıp kalmıştım, kıpırdayamıyordum. Ayaklarımda o gücü bulamıyordum. İçten içe kendime sinirlenmeye başlamıştım. “Ne kadar da zayıfsın, aptal” diyordum. “Yazık”. Biraz daha durdum, kendime gelmeye çalıştım. Kendimi zorlayarak başımı kaldırdım. Ve sonra onu gördüm. Bir anda buz gibi olmuştum. Kapı eşiğinde duruyordu. Gülümsedi ve

“Hoş geldin” dedi. “Pencereden gördüm, döndüğünü duymuştum.” Ne hissedeceğimi ve ne diyeceğimi şaşırmıştım. Hem utanmış hem de en zayıf anımda gelen bu duygu karmaşası karşısında yüzümün aldığı şekilleri gizleme gayretine girişmiştim. Ben de gülümsemeyle karışık cevap vermeye çalıştım. “Hoş bulduk.”

Biraz durduk. Gülümseyen yüzü bana cesaret vermişti. Devam ettim.

“Seni burada görünce şaşırdım doğrusu, taşındığını duymuştum.”

“Doğru” dedi. Hala gülümsüyordu. “Kasabanın diğer ucunda kalıyorum, bugün anneme yardıma geldim, günü varmış da yarın. Seni görmek de bana sürpriz oldu.” Yüzüne bakakalmıştım. Hayatımda, bakarken beni bu kadar mutlu hissettiren başka ne olabilirdi? Dinginleşmiştim adeta. Akan bir su kenarındaymış gibi içime dokunan şefkat yüklü bakışları, sesindeki sakinlik ve parmakları diğer avucunun içinde o ürkek duruşu içimde yaşadığım karmaşıklığı bana bir an olsun unutturabilmişti. Bir an onu okuldan çıkıp eve bıraktığım günler geldi aklıma. Tıpkı şimdi burada olduğu gibi, tam burada, kapının önünde vedalaşır, birkaç saniye gözlerimizin içine bakar, gülümser ve sabah tekrar buluşmak için ayrılırdık. Onunla konuşmak hoşuma giderdi. Beni dinlerdi. Anlattıklarım ilgisini çektiği için değildi belki ama önemsediğini gösterirdi. Ben de onu konuşturmayı severdim. Belki benim de söyleyeceklerinden çok onu konuşurken izlemek hoşuma giderdi. Böyle zamanlar benim için yüzüne doya doya bakabildiğim güzel anlardı. Çoğu kere bunu anlasa da gülümser, biraz utanır ama konuşmaya devam ederdi. Şimdi bile karşımdaki bu naif güzelliği bana aptalca bir cesaret veriyor, elinden tutup tıpkı eski günlerdeki gibi ayaklarımız acıyıncaya kadar tüm şehri dolaşmak, sonra da nehir kenarındaki kayanın üzerine oturup, ayaklarımızı suya sokup dondurma yemek istiyordum. Çocukçaydı ama güzel olmadığını kim söyleyebilirdi. Biraz duraksadıktan sonra konuşabildim.

“Halime teyze nasıllar, iyilerdir inşallah?”

“Bildiğin gibi, biraz daha yavaş yürüyor sadece ama idare ediyor çok şükür.”

“Peki sen—, sen nasılsın Yasemin?” Bu sefer o duraksamıştı. Sorumun tüm mahiyetini anlamış olacak ki gülümsemesi gidiverdi bir an. Kendini biraz zorladı, ufak dudaklarını ısırdı. Bakışlarını indirdi. Birkaç saniye sonra yüzünü tekrar kaldırdı. Zorla gülümsemeye çalışıyordu. “Alıştım.” dedi sadece. Bu cevabın ne anlama geldiğini bildiğim ve ağırlığını çok derinden hissettiğim için karşılık vermek gücü bulamadım kendimde. İkimiz de ne diyeceğimizi bilmeden öylece kaldık bir süre. Bu sessizliğin ortasında dakikalarca bekleyebilirdik. Bu bile onca yıl sonra tarifsiz bir huzurla dolduruyordu bedenimi.

“Anne!” diye seslenerek küçük bir kız çocuğu çıkageldi kapı eşiğinden. Dengesiz adımlarla annesinin yayına geldi ve bacağına sarılıverdi. Yasemin kızını kucakladı, gözlerinden öptü ve saçını okşadı. Anne ile yavrusunun bu tarifsiz güzelliği karşısında kıskançlık ile birlikte yaşadığım heyecan dilimi düğümlemişti adeta. Bu tabloda olabilmek için neleri vermezdim diye düşündüm o an. Yavaşça elimi uzattım. Kızın yüzünü okşadım.

“Çok güzel bir kız” dedim. Hayran bakışlarımı şimdi de ondan alamıyordum. “Tıpkı sana benziyor, nedir adı?” Yasemin dudağının ucuyla tekrar gülümsedi ama bu kez zorlanmadan

“Leyla.” dedi. Şaşırmıştım. Ona doğru baktım, ben de gülümsedim. Bu ismi onunla seçtiğimiz gün aklıma geldi. Tekrar hüzünlendim.

Söyleyecek bir şeyim kalmamıştı. Galiba onun da yoktu. Birkaç saniye daha öylece durduktan sonra konuştum.

“Seni görmek güzeldi, kendine iyi bak olur mu?  Halime teyzeme ve Suat amcama da selamlarımı söylersin.”

“Olur söylerim” dedi. “Sen de Allah’a emanet ol, yolun açık olsun” diye ekledi ve sonra kapıya doğru gitti, durdu. Başını cevirdi ve

“Bekledim” dedi sadece. Sustu ve durdu. Sonra da içeri girdi.

Döndüm ve tepeden inmeye başladım. Aksam olmuştu. Batan güneşin kızılı ve okunan ezanin hüznü içime doluyordu. Anlamsızca yürürken kafamın içinde ondan son duyduğum şey yankılanıyordu. “Bekledim…”

SON

Yazan: Emin Üçer

Ltspice: Altdevre (subcircuit) oluşturma

Ltspice’da gelistirmeye calistiginiz proje buyudukce sistikce (her projede oldugu gibi) projeyi organize etmek zorlasir, parcalar arasindaki baglantilari anlamak ve takip etmek karmasiklarisir. Bu nedenle iyi tanimlanmis (yani girdisi ciktisi ve gorevi belli) parcalari bir butun halinde gruplayarak kullanmak isimizi ciddi anlamda kolaylastiracak ve tasarimlari hizlandiracaktir. Bu isleme muhendislikte soyutlama (abstraction) denir. Yani bir sistemin gerekli olmayan uygulama detaylari gizlenir ve sadece islevsel ciktilari onem kazanir/kullanilir. Ozellikle buyuk sistemler modellerken oldukca gereklidir. Simdi bunun bir ornegini Ltspice’da nasil yapacagimizi bir ornek uzerinden gorelim.

Bu ornekte asagidaki ortak-emiterli yulseltec devresini bir altdevre olarak tasarlayalim. (Ortak emiterli bir amfi devresininin nasil tasarlanacagini bir baska yazida anlatmaya caliscam). Bu devrenin gerilim kazanci yaklasik olarak kollektor ve emiter direnclerinin orani olacaktir. Bu da 5’e yakin bir deger yapar.

Sekil-1. Gerilim kazanci yaklasik 5 olan ortak emiterli yukseltgec altdevre

Bu devreyi Ltspice’da tasarladiktan sonra menuden Label Net secenegini secerek devrenin giris ve cikis portlari icin isim verelim. Port type acilir menusunden giris icin input, cikis icin de output turunde portlar olusturacagiz.

Sekil-2. Label net ekleme
Sekil-3. Label net metnusu

Ornegimizde altdevre icin yukseltilecek sinyal Q1 transistorunun beyzine uygulanacak. Bu yuzden port type’i input secip port ismine Vin vererek olusturulan label net’i transistorun beyzine baglayalim. Ayni islemi port turunu output secip port ismini de Vout yaparak tekrarlayalim ve olusan label neti yukaridaki devrede goruldugu gibi kapasitorun ucuna baglayalim. Verdigimiz port isimlerini daha sonra altdevreye bir sembol cizip port eklerken kullanacagiz. Sekil-1’deki devreyi tamamladiktan sonra ce_amplifier adiyla kaydedelim. Buradaki isimlerdirme de onemli cunku Ltpsice bu altdevre ve devrenin ilgili devre sembolunu ortak dosya isimleri uzerinden esliyor.

Simdi sira geldi olusturan bu amfi devresine ait bir altdevre sembolu tasarlamaya. Bunun icin File>New Symbol seceneklerini secip sembol olusturucuyu acalim. Alt devremiz icin kullanacagimiz devre sembolunu Draw menusu altindaki secenekleri kullanarak ekrana cizelim. Ben bir yultseltgec tasarladigimiz icin kazanci sembolize eden yatay ucgen sembolu cizdim. Yine text secenegini kullanarak da sembol uzerine altdevre hakkinda istedigimiz bilgilendirmeyi yapabiliriz.

Sekil-4. Altdevre sembolu tasarlama

Daha sonra Edit>Add Pin/Port seceneklerini takip ederek (ya da sag tus menusu uzerindeki Add pin secenegini secerek) daha onceden tanimlamis oldugumuz input ve output portlarinin isimlerini Sekil-6’te gosterildigi gibi yazip (Vin ve Vout icin ayri ayri), Sekil-7’daki gibi sembol uzerinde istedigimiz yerlere yerlestirelim.

Sekil-5. Add Pin/Port
Sekil-6. Port ekleme
Sekil-7. Tanimlanmis portlarin yerlestirilmesi

Olusturdugumuz bu sembol dosyasini da ce_amplifier adiyla daha onceki dosyayi kaydettigimiz dizine kaydedelim. Boylece bu dizinde ayni adlari tasiyan, tasarladigimiz yukseltecinin alt detaylarinin bulundugu (asil devrenin oldugu) bir dosya, bir de sadece tum devreyi giris cikis seklinde soyutladigimiz bir sembol dosyasi bulunuyor. Artik tasarladigimiz bu yulselteci baska devrelerde, icerisindeki detaylarla muhatap olmadan sadece sembolunu cagirarak rahatca kullanabilirz. Simdi bunu bir ornek uzerinde gorelim.

Ltspice’da yeni bir proje actiktan sonra menuden component ekleme simgesine tiklayalim. Acilan pencereden olusturmus oldugumuz yukseltgec modelining oldugu dizini Top directory’den secelim. Sekil-8’de goruldugu gibi altdevremiz ce_amplifier adiyla acilan listede cikacaktir. Hazirladigimiz altdevreyi sectigimiz de ise altdevrenin devre sembolunu sol taraftaki pencerede gorecegiz.

Sekil-8. Menuden component simgesini secerek projemize olusturdugumuz altdevreleri ekleyebiliriz
Sekil-8. Komponent secme arayuzu

OK diyerek altdevreyi projemize ekleyelim ve Sekil-9’daki ust devreyi olusturalim. Olusturdugumuz yulseltgec altdevresini test etmek icin input olarak tepe degeri 200mV ve frekansi 5kHz bir sinus sinyali kullanalim (V1). Sinus sinyalinin cikisini olusturdugumuz altdevrenin girisine baglayalim. .tran 1m komutuyla 1ms’lik bir simulasyon suresi ayarlayip projeyi calistiralim.

Sekil-9. Ust devre

Devredeki Vout ve Vin sinyallerini cizdirelim. Sekil-10’da giris sinyalini yesil, cikis sinyalini de mavi renkte goruyorz. Goruldugu gibi tasaraldigimiz altdevre bekledigimiz gibi calismis ve yaklasik 4.25 civarinda bir gerilim kazanci saglamistir. Bu kazanc tabii ki bir yuk baglandiginda degisecektir ancak bu yazinin amaci sadece basit bir altdevrenin nasil tasarlanip kullanicagini gostermekti. Detayli yukseltgec tasarimlarini baska bir yazida anlatacagim.

Sekil-11. Altdevrenin giris ve cikis gerilimleri

Bu yaziyi da yanimda beni sabirla bekleyip destegini hic bir zaman esirgemeyen sevgili karima ithaf ediyorum 🙂

LTspice: Frekans Tepkisi Bulma

Bir guc elektronigi donusturucusu icin kontrolcu tasarlamak oldukca mesekkatli bir islemdir. Guc elektronigi devreleri anahtarlamali devrelerdir. Dolayisiyla normal devre analizi yaparak frekans tepkisini bulabilmek icin oncelikle devrenin ortalama modeli bulunur. Daha sonra ise kucuk sinyal analizi yapilarak istenilen durum degiskeninin (induktor akimi ya da cikis gerilimi) kontrol degiskenine (genellikle duty-cycle (gorev cevrimi?)) orani bulur. Bulunan bu ifadeye sistemin acik devre frekans tepkisi denir (s-domain). Donusturucunun kontrolcusunu tasarlamak icin bu frekans tepkisine ihtiyac vardir.

Cok bilindik topolojiler (buck, boost) disinda daha karmasik bir donusturucu tasarliyorsaniz bu islemler biraz can sikici olabilir. Gecenlerde doktora yeterlilik sinavi icin bir tane ‘forward-mode half-bridge converter’ tasarlayip, ‘peak-curret mode controller’ uygulamam gerekiyordu. Devrenin topolojisi gozumu biraz korkutunca frekans tepkisini daha kolay yoldan bulabilecegim yollar aramaya basladim. Daha once Simulink’de bulunan ‘frequency response’ uygulamasini kullanmis ancak pek bir sonuc alamamistim. Imdadima Mohan’in kitabindaki [1] yondem yetismis oldu. Mohan bu yontemi Pspice kullanarak anlatiyor ancak ben bunu LTspice’a uyarlayabildim.

Yapacagimiz islemleri bir ornek uzerinden anlatacagim. Ornegin asagidaki buck-converter’in cikis gerilimi/duty-cycle \frac{V_{o}(s)}{d(s)} frekans tepkisini bulalim.

Buck donusturucu topolojisi

Once devredeki guc anahtarini (MOSFET) elimine edecek ortalama modeli bulmamiz gerekiyor. Bunun icin Mohan’in ‘switching power-pole’ dedigi kismi (MOSFET ve diyotun olusturdugu kisim (a)) asagidaki gibi ideal bir trafo* ile yer degistiriyouz (b). Yalniz bu trafo bildigimiz bir trafo degil, bu sadece olusan iki portlu devrenin terminalleri arasindaki iliskiyi modelleyen bir eleman. Bu iliski normal trafonun primer ve sekonder uclari arasindaki iliskiye benzedigi icin Mohan bu gosterimi tercih etmis, ancak bu trafo hem AC hem de DC gerilimler icin kullanilabiliyor. Bu da trafonun hemen altindaki duz ve dalgali isaretlerle gosterilmis. Trafo modelini (b) MOSFET ve diyot yerine yerlestirdigimizde (c)’deki devreyi elde ediyoruz.

Anahtarli modelin ortalama modele donusturulmesi

Simdi geri kalan pasif devre elemanlarini da koyarak devreyi tamamlayabiliriz. Asagidaki figurde LTspice’da tasarladigim ortalama buck converter modelini gorebilirsiniz.

LTspice ortalama buck donusturucu modeli

Yukaridaki sematigi birlikte inceleyelim. Sol tarafta 56V’luk bir giris gerilimi (V_{s} ), sag tarafta L=57uH ‘lik bir induktor, C=880uF ‘lik bir kapasite ve onun r_{c}=60m\Omega ‘luk parasitik direnci ve cikista da R=0.784\Omega ‘luk bir yuk var. Buraya kadar hersey bildigimiz basit buck donusturucu devresi. Peki girisi ve cikisi birbirine baglayan ideal trafonun icerigi nasil olucak ve bu devre elemaninin portlari ne anlama geliyor?

Buradaki ideal trafo modeli buck donusturucunun ortalama modelini iceren bir LTspice altdevresidir (subcircuit). LTspice’da subcurcuit’lerin nasil olusturuldugunu baska bir yazida anlatirim ve (umarim) burayi guncellerim. Ortalama devrelerin nasil bulundugunu merak ediyorsaniz, onun icin de detayli bir yazi gelicek yakinda. Asagida buck ve boost donusturuculer icin ortalama devreleri gorebilirsiniz.

Buck ve Boost donusturucu ortalama modelleri

Mohan’in notasyonuna gore vp: voltage port ve cp: current port olarak isimlendiriliyor. Bu ornegimiz icin soldaki buck modelini kullanacagiz. Simdi bu modelin asagidaki LTspice’daki subcircuit’ini gorelim. Tahmin ettiginiz gibi Vvp buck donusturucunun girisine (56V), Vcp de cikisindaki 57uH’lik induktore baglanacak. Bagimli kaynaklardaki d carpani ise subcircuit icine Ncp terminali ile geliyor. Dikkatlice incelerseniz asagidaki devrenin yukaridaki buck ortalama modeli ile ayni oldugunu goreceksiniz.

LTspice buck donusturucu ortalama modeli

Modelimizi hazirladiktan sonra simdi istedigimiz frekans tepkisini bulalim. Guc donusturuculerinde normal devre modellerinden farkli olarak duty-cycle da bir girdidir(input). Yani devreyi besleyen sadece giris gerilimi degildir. Bu nedenle olusturdugumuz ideal trafo modelinin giris portlarindan biri olan Ncp’ye sistemimizin calisacagi duty-cycle degerini bir gerilim kaynagi ile saglamak gerekir. Biz donusturucumuzu %50 duty-cycle’da calistiracagimiz icin Ncp terminaline genligi 0.5 olan bir DC kaynak bagliyoruz.

Iste small signal AC analiz yapacagimiz noktaya geldik. Istegimiz transfer fonksiyonu \frac{V_{0}(s)}{d(s)} . Yani d girdisinin frekansi degistikce V_{0} ‘nin genligi ve fazindaki degisimini elde etmek istiyoruz. Burada kucuk sinyal analizi icin kullanilan donusumu hatirlayalim:

d = D + \tilde{d}

Bu donusume gore bir sinyal bir DC calisma noktasi etrafindan dogrusallastirilabilir ve bu DC komponent arti (+) kucuk sinyal esdegeri seklinde yazilabilir. Bu denklemde d duty-cycle sinyalini, D DC calisma noktasini (0.5), \tilde{d} ise kucuk sinyal esdegerini temsil eder.

Ncp terminaline hali hazirda DC calisma noktasini temsil eden 0.5V’luk bir gerilim kaynagi baglamistik. Simdi de kucuk sinyal analizi icin gerekli olan kaynagi bu DC gerilim kaynagina seri olarak baglayalim. Bunun icin LTspice’da buluna Independent Voltage Source ekleyerek, functions kismini (none) secip Small signal AC analysis (AC) kisminda AC amplitude degerine 1 yapalim. Son olarak da asagidaki SPICE directive’i calisma alanimiza ekleyelim.

Independent Voltage Source’un parametreleri
.ac oct 20 10 100k

Bu directive, LTspice’a bir AC sweep yapacagimizi ve frekansin 20Hz’den 100kHz’e kadar oktav araliklarla artirilacagini soyluyor. Simdi simulasyonu calistirip cikis noktasindaki noda tiklayalim. Bu otomatik olarak \frac{V_{0}(s)}{d(s)} ‘i cizdirecektir.

Vo(s)/d(s)

Goruldugu gibi istedigimiz frekans tepkisini elde etmis olduk. Duz cizgi ile gosterilen grafik genlige (sol eksen), noktali gosterilen ise faza (sag eksen) aittir. Bu verileri ‘File>Export Data as Text’ yolunu izleyerek daha sonra MATLAB’da islemek uzere kaydedebilirsiniz. Baska bir bolumde bu frekans tepkisini kullanarak basit bir kontrolcu nasil tasarlanir onu inceleyecegiz. Son olarak da yine bu simulasyonu kullanarak bir durum degiskeninin baska bir durum degiskenine (duty-cyle (d)’ye degil) olan oranini ve dolayisiyla da frekans tepkisini bulabiliriz. Tek yapmamiz gereken olusturulan figurun ustune tiklayip Add Traces secenegini sectikten sonra alttaki expression kismina istegimiz orani girmek. Ornek olarak cikis geriliminin induktor akimina oranini asagidaki gibi bulunabilir.

LTspice yeni ifadeyi bir oncekinin uzerine ekleyecektir. Bir sonraki yazi da gorusmek uzere.

Vo(s)/d(s) ve V(o)/IL(s)

[1] Ned Mohan, Power Electronics: A First Course

Laplace Dönüşümü (Fiziksel Anlam)

Laplace dönüşümünün zaman alanındaki bir fonksiyonu karmaşık frekans alanına taşıdığını biliyoruz. Kisaca hatirlarsak; f(t) ‘nin zamanin bir fonksiyonu oldugunu dusunenim. Bu, gerilim, akim gibi elektriksel bir nicelik olabilecegi gibi yer degistirme, hiz ya da ivme gibi zamanla degisen mekanik sistemlere ait bir buyukluk de olabilir. Bu durumda Laplace donusumu

F(s)=L(f(t)) = \displaystyle\int_{0}^{\infty}f(t)e^{-st}dt

seklinde yapiliyor. s ise burada frekansi temsil eden karmasik bir sayi. Bu donusumun nasil yapildigini, hatta bazi onemli fonksiyonlarin laplace formlarini kafadan biliyor olabilirsiniz (ki onemli bir ozellik). Ancak fiziksel anlamda bu ifadenin tam olarak neye karsilik geldigini, neyi ifade ettigini ya da nasil ortaya ciktigini hic dusundunuz mu?

Gecen gun derste (belki 100’unce defa) Laplace donusumunu dinlerken icimdeki “neden boyle” sorusuna hakim olamayip biraz arastirma yaptim. Buldugum ve hosuma giden bir kac aciklamayi burada sizlere ozetlemeye caliscam. Hatirlarsaniz Fourier donusumu bir sinyali (zamana bagli fonksiyon) farkli frekanslarda ve agirliklarda sinusler ve kosinusler toplami seklinde yazmamizi sagliyordu. Kabaca soylemek gerekirse Laplace donusumu de daha genel olarak bir sinyali farkli agirliklardaki eksponansiyellerin toplami seklinde ifade etmeye yariyor.

Simdi herhangi bir F(x) fonksiyonunu guc serisi toplami seklinde yazabilecegimizi dusunelim.

F(x) = \displaystyle\sum_{n=0}^{\infty}f_{n}x^{n}

Burada herhangi bir fonksiyon icin x^{n} terimleri ayni olur ancak agirliklar (yani katsayilar) f_{n} her fonksiyon icin degisebilir. Bu durumda aslinda F(x) fonksiyonunu x^{n} evreninde sadece f_{n} katsayilari seklinde ifade edebiliriz. Cunku diger tum fonksiyonlarin bu evrende guc serisi eksponansiyeli ortaktir ve x ‘tir.

Ornek vermek gerekirse F_{1}(x) = e^{x} ve F_{2}(x) = \frac{1}{1-x} fonksiyonlarini guc serisi toplami seklinde soyle yazabiliriz (Taylor serisi).

F_{1}(x) = e^{x} = \displaystyle\sum_{n=0}^{\infty}\frac{x^{n}}{n!}

F_{2}(x) = \frac{1}{1-x} = \displaystyle\sum_{n=0}^{\infty}x^{n}

Goruldugu uzere bu iki fonksiyonda da x^{n} terimleri ortak ancak agirlik terimleri farkli: f_{n} = \frac{1}{n!} ve f_{n} = 1 . Dolayisiyla bu fonksiyonlari x^{n} evreninde sadece agirlik terimleri ile ifade edip kullanabiliriz. Bu bize karmasik islemleri daha uygun domainlerde daha basit islemlere donusturmemize imkan verir. Mesela devre analinizinde kullandigimiz fazor yontemi buna bir ornektir. Fazor bolgesinde, sabit frekansli bir sistemin tum akim ve gerilimlleri de ayni frekansa sahiptir. Frekans hepsinde ortak oldugu icin akim ve gerilimler genlik ve faz acisi seklinde ifade edilebilir. Boylece sadece karmasik sayilar aritmatigi kullanilarak devre cozumleri kolayca yapilir.

Burada F(x) ve f_{n} arasinda bir iliski kurmak onemli. Bu iki fonksiyon aslinda birbirlerinin farkli boyutlardaki temsilcileri olmus oluyor. Bunu bir esleme (mapping) olarak dusunebilirsiniz. Simdi devam edelim ve yukaridaki guc serisi toplamini surekli zamana uyarlayalim, bu durumda toplam sembolu yerini integrale birakir. Haliyle de bir dizi olan f_{n} simdi surekli bir fonksiyona f(t) donusur.

F(x) = \displaystyle\int_{0}^{\infty}f(t)x^{t}dt

Eger burada herhangi bir taban x yerine e^{-s} ‘i taban olarak secersek yukaridaki ifadenin Laplace donusumune donustugunu goruruz. Burada ozel olarak e ‘nin eksponansiyel taban olarak secilmesinin bir nedeni vardir. Gercek fiziksel sistemlerin diferansiyel denklem cozumleri dogal olarak hep e^{At} ‘li ifadeleri icerir, yani bu ifade cozumlerin ortak paydasidir. Dolayisiyla sistem denklemlerini bu exponansiyelin evrenine goturup cozmek isleri kolaylastiracaktir. Peki e^{-s} nasil oluyorda sistemin frekansini temsil edebiliyor? Bu da aslinda Euler’in o guzel teoremi e^{jw} = cos(w)+jsin(w) sayesinde aciklanabilir ancak bunu da baska bir yazida aciklayalim.

Laplace’nin birbirinden ilginc bircok cesitli fiziksel yorumu var. Bir tanesini de yakin zamanda okudum. Tum fonksiyonlari sonsuz elemanli bir vektor gibi tanimliyordu. Sonrada Laplace donusumu ile vektorlerde uygulanan taban degistirme islemi arasinda bir iliski kuruyordu. Bunu da vakit bulursam baska bir yazida paylasirim.

Yaban Üzerine

Kitabın adı: Yaban
Yazarı: Yakub Kadri Karaosmanoğlu
Yılı: 1932

Yaban hakkında okumadan da ezber bozan bir roman olduğunu duymuştum. Kurtuluş savaşı yıllarıda, Ankara civarlarında bir anadolu Türk köyünde geçer hikaye. Bir ihtiyat zabiti (yedek subay) olan Ahmet Celal’in gözünden (daha doğrusu notlarından) anlatılır. Bize çoğu roman, hikaye ya da masalda tasfir edilen temiz, saf, dürüst ve iyilik timsali Türk köyü ve köylüsü figürlerini yerle bir eder. Bu özelliğinden dolayı hem çok eleştirilmiş hem de oldukça cesur ve yenilikçi bulunmuştur. Yakup Kadri, elbette sadece kafasında kurduğu bir anadoludan bahsetmez. Gezip gördüğü yerlere ait gözlemlerini, insan karakterlerini ve olayları çok iyi bir kurgu eleğinden geçirerek romana başarılı bir şekilde uyarlamıştır. Bu noktada onun haklı olup olmadığını aslında okuyucu kendi tecrübeleri ile karşılaştırarak belirleyecektir. Gerçek mi? Bence gerçek tabii ki yine iki aşırı ucun ortasında bir yerlerde olacak.

Yaban, köylülerin gözündeki Ahmet Celal’in tanımıdır. Ahmet Celal, davranışları, konuşmaları, alışkanlıkları, giyinişi ve yaşantısıyla köylülerin gözünde büsbütün bir yabancıdır. Kitabın çoğu yerinde yazar anadolunun bu engin bozkırındaki yanlızlığın ve anlaşılamamışlığın bir sitemini yapar. Türk aydını ve entelektüeli için bu toprakların zorluğundan bahseder. “…kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor.” diyerek okumuş, tahsil görmüş bir insan için aslında bu yabancılaşmanın kaçınılmaz olduğuna ve kendi ile memleket insanı arasındaki farkın büyüyeceğine işaret etmiştir. Aslında yer ve zamandan bağımsız doğru bir tespittir bu. Bilginizi, deneyiminizi, gördüklerinizi, okumalarınızı, tanıdığınız kültür ve insanları, yaşadığınız yerleri ve şartları çeşitlendirip genişlettiğinizde, içine doğduğunuz (ve çoğu kere de sorgulamadığınız) değerleri sorgulamaya, daha iyileri ile mukayese edip geliştirmeye, hoşgörünüzü artırmaya ve bunun sonucu olarak da farklılaşmaya, yabanlaşmaya, hatta kökünüzden uzaklaştığınızı hissetmeye başlarsınız. Bu da korkulacak bir şey değildir. Bilakis milyonlarca farklı coğrafyalarda ve topluluklarda doğup yetişmiş insanlar ancak bu şekilde birbirlerini tanıyacak, anlayacak ve ortak zeminler ve değerler inşa edip toplumların birlikte gelişmelerine ön ayak olacaklardır.

Yaban, Anadoludaki bu durumun sadece gözleme dayalı bir kritiğini yapmıyor aynı zamanda bu vahim tabloya neden olan ve bu halkı bu derece ilgisiz, alakasız ve kendi başına eğitimsiz bir şekilde bırakan baştaki otoriteyi ve aydınları da eleştiriyo. Neticede toplumlara yön verecek olan doğru, dürüst, ahlaklı, bilgili ve erdemli insanların yetiştirilmesi ve bunların teşvik edilip halkın geri kalanını eğitmek için yönlendirilmesi devletin ve aydınların kendi halkları için bir görevidir. Halkına ulaşamamış, onları haşin coğrafyaların kaderine terk edip gitmiş, onları izole sınırların içine hapsetmiş bir yönetimin ve bunu dert etmeyen, kendi keyfine düşkün, romantik bir aydın sınıfının mevcudiyetinin böyle bir toplumsal çöküntüye sebeb olması kaçınılmazdır. Yaban hakkımdaki yorumlarımı burada noktalarken yeni bitirdiğim “Beyaz zambaklar ülkesinde” kitabında anlatılan benzer bir toplumsal erozyonunu tecrübe eden Fin halkının inanılmaz gayreti ve bunun neticesindeki terakkisini bir başka yazıda paylaşacağım. Sağlıcakla kalın.

1984 Üzerine

Kitabın adı: 1984
Yazarı: George Orwell
Yılı: 1949

Ufak bir gecikmeyle de olsa sonunda 1984’ü ben de dün bitirdim ve hemen kısa bir değerlendirme yazmak istedim. İngiliz yazar Orwell, kitabı 1948’de tamamlıyor ve kitabın geçtiği tarihi seçmek için yılın son iki sayısını ters çeviriyor, ama kitabın ilk baskısı 49’un haziran ayında çıkıyor. Orwell bundan yaklaşık 6 ay sonra da veremden dolayı 46 yaşında ölüyor. Yazar hayatı boyunca 10 adet kitap yazmış ve sayısız makale yayımlamış. Son eseri de işte bu yazıya konu aldığım 1984 romanı.

1984, 1984 yılında totoliter bir rejim altında yönetilen İngiltere’de geçen distopik bir roman. Sınırsız bir güce ve süresiz bir iktidara sahip bir parti devletinin yönetimi altında sıradan insanların hayatları nasıl olurdu sorusunun etrafında şekillenen bir hikaye ve çok yönlü bir sistem ve rejim eleştirisi. Düşünün, evinizde, içeride, dışarıda, çevrenizde, işinizde, kısaca her yerde sizleri hem izleyen hem de dinleyen dev ekranların olduğu bir dünya. Sürekli o ekranlardan gösterilen propaganda yayınları, katılmanızın zorunlu olduğu iki dakikalık nefret seansları ve nefret haftaları, aykırı insanları buharlaştırma operasyonları, toplulukları sindirmek için kullanılan yanıltma harekatı bombaları… Dili kısırlaştırarak farklı ve mualif düşünceye ket vurmayı amaçlayan yenisöylem projesi, arşivlerin sürekli taranarak geçmişin sürekli yeniden yazılması, çiftdüşün felsefesi, sürekli üretilen yeni düşmanlar ve tüm bu ve daha nicelerinin içinde kalan, korku ve paranoyanın arasına sıkışmış halk kitleleri. Bu şekilde birbiri ardına söylediğimiz de size biraz abartı gibi duruyor olabilir, ancak kitabın başarısı tam olarak da burada zaten. Totoliter rejimlerin güçlerini ve iktidarlarını korumak için kullandıkları yöntemler ve araçlar göz önüne alındığında bu anlatılanların aslında hiç de o kadar abartı olmadığını artık şimdi daha iyi görüyoruz. En bariz örnekleri ise hiç şüphesiz Kuzey Kore ve Çin gibi (tek parti) devletleri. Devletin tüm kontrolü eline aldığı, ne yeyip ne içtiğinizden tutun da ne zaman sevineceğiniz veya ne zaman yas tutacağınıza kadar her şeye karar verdiği ve uymayanları da göz kırpmadan sisteme karşı geldikleri için yok ettiği bir rejim.

Kitapla ilgili ilgimi çeken bir kaç içeriği detaylandırmak istiyorum. Kitaptaki partinin sloganları oldukça dikkat çekici: ŞAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CAHİLLİK GÜÇTÜR. Bunların hepsinin kitapta açıklanan bir alt felsefesi mevcut, yani içi boş şeçilmiş bir kaç slogan değil. Çiftdüşün felsefesi ise birbiri ile tamamen çelişen iki düşüncenin, inancın, ya da olgunun aynı anda kabul edilmesi üzerine kurulu. Bu iktidara kararlarını, yöntemini, dost ve düşmanlarını çok rahat ve esnek bir biçimdeki değiştirip kabul ettirme yeteneği kazandırıyor. Eğer bu felsefe halk içinde oturmuş ise halk için bu çelişki gayet normal ve olağan bir durum oluyor ve sorgulanmaya değer görmüyor. Yenisöylem ise dilin yozlaştırılıp kısaltılarak düşünceyi iktidarın istemediği bir şekilde yönlendirmesinin önüne geçmek. Orwell, oturup bunun üzerine epey çalışmış ve hatta kitabın sonuna bu yeni dilin kurallarını açıklayan bir de ek koymuş.

Son olarak kitabın kahramanı için de bir kaç şey söyleyip bitireceğim. Kitap, konusunu Winston adlı 39 yaşlarındaki bir adam üzerinden anlatıyor. Winston, partinin arşiv birimlerinin birinde çalışan sıradan hatta zayıf bir insan. Ancak insani dürtü ve özgürlük isteği gibi “zaaflarından” tam olarak arınamamış biri. Düşüncelerini saklamanın veya açıkça söyleyememenin vermiş olduğu bunalımla kendine nefes alacak aralıklar ararken buluyoruz onu kitapta. Kısmi olarak da olsa özgürlüğü ve sevgiyi bulduğu o tatlı zamanların onu bu düzenden kurtulma ümitlerini yeşertecek bir ipe dönüştüğüne şahit oluyoruz. Ümidin ve korkunun daha sonrasında ise kabullenişin insandaki iz düşümlerini izliyoruz kitap boyunca.

Civalı Ark Redresörü Üzerine

Resimdeki cihaz “Civalı ark redresörü” (Mercury arc rectifier) olarak bilinir. Amacı alternatif gerilimi/akımı (AC) doğrultmak ve bir doğru akım (DC) yükünü beslemekter. 20. yüzyılın hemen başında (1902) geliştirilmiş ve 1950’lerde yerini katı hal doğrultuculara bırakmıştır. Günümüzde hala bazı şehirlerin eski metro ve tramvay hatlarında çalışan örnekleri mevcuttur. Çalışma prensibi ise şu şekildedir; Tüpün dip kısmında sıvı civa bulunur ve buraya katot denir. Tüpün kenarlarında AC faz miktarına göre çıkıntılar vardır ve her bir faz buradan grafit bir çubuk ile tüp içerisine getirilir. Bu bağlantıların her birine ise anot denir. Civa, yardımcı bir elektrodun oluşturduğu ark ile ısıtılır ve kolayca elektron yaymaya başlar. Yüksek hızda yayılan elektronlar ortamda bulunan civa buharını iyonlaştır ve bu iyonlaşmış bölge katot-anot arasında iletken bir yol oluşturur.

İyonlaşan civa gazı ultraviole ışık yarar. Bu noktada anot kutuplara uygulan pozitif bir gerilim katotdan kopan elektronları kendine çeker ve tüp içerisinde bir akım oluşturur. Anotdaki karbon grafit çubuklar elektron yayamadığı için gerilimin negatif çevriminde akım oluşmaz. Bu şekilde doğrultma işlemi gerçekleşmiş olur. O yıllarda kapasitörler de oldukça kötü olduğundan DC’ye yakın düzgün bir dalga formu için çok fazlı redresörler kullanılmıştır. Civa kullanılmasının nedeni ise ark oluşturma gerilimin oldukça düşük olmasıdır. Bu da onu daha verimli yapar.

Aşağıdaki videoda bir çalışan örneğini izleyebilirsiniz.

Emin Ucer

Bülbülü Öldürmek Üzerine

Kitabın adı: Bülbülü öldürmek
Yazarı: Harper Lee
Yılı: 1960

Henüz dün bitirdiğim bu roman hakkında tarihe kısa notumu bırakmak istiyorum. Bülbülü öldürmek, Amerikalı yazar Harper Lee’nin bildiğim kadarıyla iki romanından biri. İkincisini (Go set a watchman) 2015 yılında yayımlamış ancak bunun da 1960 yılında basılan ilk kitabın (To kill a mockingbird) ilk taslağı olduğu söyleniyor. Yani aslında bu kitaba yazarın ilk ve son romanı diyebiliriz. Ben kitabın Altın Kitaplar yayınevinden çıkmış (galiba oldukça eski) bir çevirisini okudum. Zaman bulursam belki ilerde orjinal baskıyı da okuyabilirim. Şimdiki haliyle çevirinin beni oldukça tatmin ettiğini söyleyebilirim sanırım.

Kitap 1960 yılında yayımlanmış ve 61’de pulitzer ödülünü almış. Hemen bir yıl sonra aynı adla sinemeya uyarlanmış ve bu film de akademi ödülünü kazanmış. (Bu uyarlamayı da kısa bir süre içinde izleyeceğim). Bülbülü öldürmek Amerikan edebiyatının klasikleri arasında gösteriliyor. Kitabın hikayesi büyük buhran dönemlerinde (1930’ların Amerikası) Harper Lee’nin kendi çocukluğunun da geçtiği Alabama eyaletinin Monroeville şehrinden esinlenerek oluşturulmuş Maycomb adlı kurgu bir şehirde geçiyor. Tüm hikaye Scout adlı 6, 7 yaşlarında bir kız çocuğunun gözünden anlatılıyor. Harper Lee’nin de o yıllarda o yaşlarda olacağı düşünüldüğünde aslında kitabında daha çok onun yaşadıklarını, gördüklerini ve tecrübelerini çocuk aklıyla nasıl yorumladığına tanık oluyoruz. Çünkü kendisi kitabın bir otobiyografi olmadığını söylese de kitapta Scout gözüyle anlatınların kendi hayatı ve yaşadıkları ile bir çok paralellikler gösterdiğini biliyoruz. Kitabı okumamda beni motive eden diğer bir unsur ise şüphesiz hikayenin Alabama’da geçmesi. Üç yıldır bu eyalette yaşadığım için hikayede geçen şehir ve yerel halk hakkındaki tasvirleri tarihi gerçeklikleri de göz önünde bulundurarak günümüzle karşılaştırma fırsatını elde etmiş oldum.

Kitap Amerika’daki ırk ayrımının ve zenci nüfusun maruz kaldığı ayrımcılık ve önyargının güneydeki boyutlarını bir dava üzerinden anlatıyor. Tom Robinson adlı zenci bir adam bir genç kıza tecavüz etmek ile suçlanıyor. Kızın babası ise sorumsuz ve cahil bir çiftçi ve aynı zaman da bir zenci düşmanı. Sanığın avukatlığını ise Scout’un babası Atticus yapıyor. Atticus inanılmaz bir karakter. Tam bir prensipler adamı, hukuk insanı. Halkın gözü kapalı güvenebileceği bir insan profili çiziyor. Tabii böyle bir davanın avukatlığını yapması kendisini ve çocuklarını (Scout ve Jem) bazı beyazlar için hain bazıları için ise düşük pozisyonuna koyuyor. Tüm bu çatışma ise 7 yaşlarında ki bir kızın gözlemleriyle anlatılıyor. Ayrıca beyazlar içinde bile ciddi sınıf ayrımların olduğunu görüyoruz kitapta. 30’ların Alabama’sında geldiğin ailenin kodları senin de ne olduğu, ne yapacağını ve hatta nasıl davranman gerektiğini tanımlıyor. Tüm bunların yanısıra aslında insanların çoğunun tüm bu yanlış şeylerin farkında oldukları ve hatta rahatsız olduklarını görüyoruz (en azından ben böyle hissetmiştim). Hatta Atticus gibi doğruluk timsali birinin bu (sonucu önceden belli) davanın avukatı yapılması vicdani bir rahatlama beklentisinin bir sonucu gibi duruyor. Hikayede bir de Scout’ların evinin yakınlarında uzun yıllar evine kapatılmış olarak yaşayan esrarengiz bir karakter var; Boo Radley. Onun hikayesi ve çocuklar ile olan ilişkisi hikayenin tamamlayıcı diğer tarafını oluşturuyor. Bunun dışında Scout’un abisi Jem ve yakın arkadaşı Dill ile olan diyalogları, oyunları ve ilişkisi; babası Atticus ve bakıcısı zenci Calpurnia ile olan ilişkileri; komşuları, öğretmeni ve halası ile olan diyolagları kitabı okuması oldukça keyifli yapıyor. Okunacak kitaplar listenize eklemenizi kesinlikle tavsiye ederim.

12 Angry Men Üzerine

Uzun bir süredir gerek yakın çevremden gerekse internet üzerinden duyduklarım ve en sonunda da çok uzaklardaki bir dostumun tavsiyesi üzerine nihayet bu filmi izleme fırsatım oldu. Beklediğim gibi oldu ve ekserin beğenisi ve övgüsünü kazanmış bu eser benim de oldukça hoşuma gitti. Ben de film hakkında kendimce fark ettiğim, hoşuma giden ve dikkatimi çeken bazı şeyleri paylaştığım kısa bir incelemeyi burada paylaşacağım. Filmi henüz izlememiş olanlar olabileceği için aşağıda olabildiğince keyif kaçıran (spoiler) bilgiler vermekten kaçındım. Ama yine izledikten sonra okumanızı tavsıye ederim zira filmin ana teması hakkında gözlemlerimi paylaştım. Eminim aradığınız takdirde internet üzerinden sayısız (ve muhtemelen çok daha detaylı) inceleme ve analizi bulabilirsiniz. Fakat tekerrürde fayda var, burada sadece kendi adıma tarih sayfasına kısa ve küçük bir not düşmek istiyorum. Ne eksik ne de fazla.

Film 1957 yılında gösterime girmiş. Haliyle zamanının diğer filmleri gibi siyah-beyaz formatta çekilmiş. Yaklaşık 1.5 saat süren film tek bir mekanda geçiyor. Film, babasını öldürmek ile yargılanan bir gencin idam edilip edilmemesini belirleyecek 12 mahkeme jürisinin son kararı vemek için bir odada toplanmasıyla başlıyor ve yine aynı odada bitiyor. Bu haliyle, 12 adamla ve tek bir mekanda, siyah beyaz çekilen bir fimin ne kadar heyecan verici olabileceğini düşünebilirsiniz. Ama sırf bu merak bile sizi filmi izlemeye teşvik edecektir. Filmi bitirdiğinizde ise son anına kadar keyif aldığınızı, ilginizi ve merakınızı kaybetmediğinizi fark edeceksiniz. Bu da zaten bence bir filmin kaliteli olduğunu gösteren detaylardan bir kaçıdır.

Filmi bu denli izlenebilir kılan diğer bir şey de şüphesiz oyunculuklar. Eğer mekan ve set bakımından böyle bir tercih yapıyorsanız hiç şüphesiz konunun çok iyi şeçililp kurgulanması ve oyunculukların da çok iyi icra edilmesi gerekir. Konu basit gibi görünse de gerçekten çok iyi kurgulanmış ve senaryoya aktarılmış. Özellikle yazılan diyaloglar çok başarılı ki böyle bir film için olmamak gibi bir şansı da yok. Geriye bunları pişirecek oyunculara iş düşüyor ve onlar da bu işi hakkıyla yapmışlar diyebilirim.

Filmin ana temalarından birisi, izleyenlerin de hemen fark edebileceği üzere önyargılar ve algılarımızın toplum tarafından nasıl kolayca yönlendirilebildiği. Hatta bence 12 jüri üyesi toplumun farklı kesimlerini temsil ediyor ve siz filmi izlerken bu karakterlerin kendi toplumunuzdaki karşılıklarını ve/veya kendi içinizdeki yansımalarını fark ediyorsunuz. Neticede bu film birinin hayatı ile ilgili çok önemli bir kararı verirken hakikate ve vicdanımıza göre mi yoksa önyargılarımız ile şekillenmiş algılarımıza göre mi hareket ettiğimizi bizlere sorgulatan güzel bir başyapıt olmuş.

Son olarak film hakkında ilgimi çeken bir kaç şeyi de burada söyleyip bu yazıyı bitireyim. Filmi bitirir bitirmez tek mekanda böyle bir filmin ne kadar zamanda çekildiğini merak ettim ve araştırdım. Tam 12 gün sürmüş çekimler. Ayrıca filmin başlarına doğru (yanlış hatırlamıyorsam) uzunca bir tek çekim sahnesi var. Bir ara tüm filmi hiç kesmeden böyle mi çektiler acaba diye düşünmedim değil. Film dediğim gibi diyaloglar üzerine kurulu olduğu için uzun yıllar dünyanın çeşitli yerlerinde ingilizce derslerinde sıklıkla kullanılmış. Özellikle mahkeme, dava, suç vs. gibi terimler çokça kullanıldığı için bu alanlarda kelime çalışanların başvurabileceği bir referans kaynak olarak kullanılabilir.

Felsefenin Kısa Tarihi Üzerine

Kitabın adı: Felsefenin Kısa Tarihi
Yazarı: Nigel Warburton
Yılı: 2011

Felsefenin çoğunuz için sıkıcı olabileceğinin farkındayım. Belki lise günlerinizden kalma felsefe dersleriniz, belki filozofların bir derde deva olmayan “boş” ve kafa karıştırıcı tartışmaları ya da sahip olduklarınızdan farklı (ve coğu zaman da aykırı) düşünce ve fikirleri duymaktan rahatsız olmanızın bunda bir payı vardır. Felsefeyi sevin ya da sevmeyin, insanoğlunun düşünce yolcuğunun nasıl şekillendiğini öğrenmek kendi başına zaten oldukça ilgi çekici. Çevremizi, gördüklerimizi, hissetiklerimizi, kendimizle ve toplumla olan ilişkilerimizi, toplumun devletle (ya da yöneticilerle) olan ilişkisini, kısaca hayatı anlama ve anlamlandırma çabamızın bir ürünü aslında felsefe. Yani özü itibari ile felsefe keyif alabileceğimiz, üzerinde düşünüp kendi yorumlarımızı yapabileceğimiz ve insanın en özel hediyesi olan aklı kullanabileceğimiz bir aktivite olmalı. Neticede yüzlerce yıldır, binlerce insanın üzerinde kafa yorduğu soruları eminim hayatınızın bir bölümünde sizler de sormuş olabilirsiniz. Merakınızı tatmin etmek istiyor ancak nereden başlayacağınızı bilmemenin vermiş olduğu bir tedirginlik yaşıyor olabilirsiniz. İşte tam bu noktada çok fazla detaya girmeden, sizleri kişi ve kavramlar hakkında doğru okumalara yönlendirecek, kronolojik şekilde hazırlanmış ve ilgi çekici anlatıma sahip bir referans kitabına ihtiyacınız olacaktır. Felsefenin kısa tarihi de tam olarak bu işi, hem de çok güzel yapıyor.

Her biri okuması yaklaşık 8-9 dk süren toplamda 40 bölümden oluşuyor kitap. Her bölüm bir filozofdan bahsediyor. Filozof’un yaşadığı zaman ve ortam, kısa özgeçmişi, üzerinde düşündüğü problemler, etkilendikleri fikirler, kendi fikir ve eserleri ve dünya tarihi açısından etkiledikleri hareketler ve akımlar şeklinde bir anlatım düzeni kullanmış yazar. Ayrıca okumayı keyifli kılmak için tartışılan felsefi problemleri olabildiğince günlük hayata indirgemiş verdiği örneklerle. Sokrates ve öğrencilerinden başlayarak günümüze kadar yaşamış 40’dan fazla ünlü düşünürü tanıtmış. Kitabı okurken sadece bu insanlar hakkında bilgi sahibi olmuyor aynı zamanda felsefenin temel soru ve problemlerine de naif bir şekilde maruz kalıyor, hatta bazen kendinizi “ben konuda nasıl düşünürdüm acaba?” diye sorarken buluyorsunuz. Özellikle yaşadığımz sosyal/siyasal tüm olayların ve problemlerin (belkide insanın doğası gereği) neredeyse bire bir tarihin her döneminde benzer şekillerde tekrar ettiğini öğrenmek hayret verici bir deneyim. Yüzyıllar önce yaşamış düşünürlerin bunları anlamlandırma çabasını ve yorumlarını okumak ise kesinlikle ilham ve heyecan verici oluyor.

Başta da dediğim gibi bence bu kitap felsefe hakkında güzel bir baş ucu referans eseri olabilir. Kitabı okurken bir çok not aldım. Dönüp notlarıma bakarak ilgimi çeken ve kendisi ve fikirleri hakkında daha fazla okuma yapmak istediğim kişileri daha detaylı araştırabilirim. Bu da bana oldukça zaman kazandıracaktır. Kısacası eğer siz de felsefe tarihinde iz bırakmış, merak ettiğiniz bir filozofun ya da düşünürün kendisi ve fikirleri hakkında hızlı, yalın, keyifli ve pratik bilgi almak istiyorsanız bu kitaba başvurabilirsiniz.

Gençlerle Başbaşa Üzerine

Kitabın adı: Gençlerle Başbaşa
Yazarı: Ali Fuad Başgil
Yıl: 1949

Sıcağı sıcağına okuduğum bu kısa kitapçıkla alakalı tarihe notumuzu düşelim hemen. Öncelikle kitabın yazarı Ali Fuad Başgil hakkında kısa bilgi vereyim. Kendisi Osmanlı’nın son zamanlarında (1893) doğmuş, birinci cihan harbine katılmış, Fransa’da hukuk üzerine eğitim alıp doktora yapmış cumhuriyet ilk dönemi münevverlerinden. Ayrıca 65 seçimlerinde Samsun’dan milletvekilli olarak da seçilmiş. Ben de kendisini ilk defa galiba 27 Mayıs ile alakalı bir belgesel seyrederken, 61 yılında Cumhurbaşkanlığına aday olmak istemesi ve sonrasında başına gelenlerin hikayesini öğrendiğim zaman tanımıştım. Daha sonra da Taha Akyol’dan bir mülakatında, Başgil’in alternatif, içi daha dolu, daha üretken ve meritokrasiye kökünden bağlı bir milliyetçilik fikrini savunduğunu duydum. Akyol da ondan gençliğinde epeyce etkilenmiş ve fikirlerini savunmuş. Aslına bakarsanız hamasi nutuk ve sloganlara indirgenmiş, şekilci milliyetçilik akımınlarının (ya da muasırı sol fraksiyonlarının) etkisinde kalan bir toplumdan/topluluktan ayakları daha yere dokunur, fikir temelli ve daha medeni yorumlamarın çıkmış olmasını ve bunların da toplumun bir kesiminde makes bulmasını önemsiyorum. Bu yüzden fikirlerine katılın katılmayın bu akil insanlara en azından kulak verilmesi gerektiğine inanıyorum ve kendi zamanı için yaptığı yorumları, söylediği sözleri ve ürettiği fikirleri değerli buluyorum. Şimdi lafı daha fazla uzatmadan kısaca kitapdan bahsedeyim.

Bu kitap aslından yazarın 40’lı yıllarda çeşitli illerde verdiği konferansların bir derlemesi niteliğinde. Anlatım olarak gençlere öğütler veren bir abi, bir hoca diliyle kaleme alınmış. Başgil, başarılı ve çalışkan bir aydın; dolayısıyla başarıya giden yolun kendi tabiriyle “tehlikelerini ve düşmanlarını” iyi teşhis etmiş. Kitap boyunca da bu düşmanları (tembellik, kötü arkadaşlık, kötü örnekler) tek tek tanıtıp insandaki irade kuvvetinin gücü ile bunların üstesinden nasıl gelinebileceğine dair bilgiler ve tavsiyeler veriyor. İnsanın huylarının ve alışkanlıklarının çalışma disipliline etkisini anlatıp; irade ve azmin ve iyi bir terbiyenin tokmağı altında nasıl ezilebileceğini ve şekillendirilebileceğini tartışıyor. Ayrıca kitabın sonunda çalışmayı devemlı ve verimli kılacak uzunca bir tavsiyeler listesi sunuyor. Belkide çoğumuzun zaten aşina olduğu şeyleri söylese de özellikle ilmi çalışma yapan gençlere ışık tutacak bir rehbercik hazırlamaya gayret etmiş. Bize düşen ise onun bu gayretini takdir etmek ve naçizane adını burada tarihe not düşerek bu yazıyı okuyanlara tekrar hatırlatmak ya da bilmeyenlere tanıtmak olucak.

Design a site like this with WordPress.com
Get started