1984 Üzerine

Kitabın adı: 1984
Yazarı: George Orwell
Yılı: 1949

Ufak bir gecikmeyle de olsa sonunda 1984’ü ben de dün bitirdim ve hemen kısa bir değerlendirme yazmak istedim. İngiliz yazar Orwell, kitabı 1948’de tamamlıyor ve kitabın geçtiği tarihi seçmek için yılın son iki sayısını ters çeviriyor, ama kitabın ilk baskısı 49’un haziran ayında çıkıyor. Orwell bundan yaklaşık 6 ay sonra da veremden dolayı 46 yaşında ölüyor. Yazar hayatı boyunca 10 adet kitap yazmış ve sayısız makale yayımlamış. Son eseri de işte bu yazıya konu aldığım 1984 romanı.

1984, 1984 yılında totoliter bir rejim altında yönetilen İngiltere’de geçen distopik bir roman. Sınırsız bir güce ve süresiz bir iktidara sahip bir parti devletinin yönetimi altında sıradan insanların hayatları nasıl olurdu sorusunun etrafında şekillenen bir hikaye ve çok yönlü bir sistem ve rejim eleştirisi. Düşünün, evinizde, içeride, dışarıda, çevrenizde, işinizde, kısaca her yerde sizleri hem izleyen hem de dinleyen dev ekranların olduğu bir dünya. Sürekli o ekranlardan gösterilen propaganda yayınları, katılmanızın zorunlu olduğu iki dakikalık nefret seansları ve nefret haftaları, aykırı insanları buharlaştırma operasyonları, toplulukları sindirmek için kullanılan yanıltma harekatı bombaları… Dili kısırlaştırarak farklı ve mualif düşünceye ket vurmayı amaçlayan yenisöylem projesi, arşivlerin sürekli taranarak geçmişin sürekli yeniden yazılması, çiftdüşün felsefesi, sürekli üretilen yeni düşmanlar ve tüm bu ve daha nicelerinin içinde kalan, korku ve paranoyanın arasına sıkışmış halk kitleleri. Bu şekilde birbiri ardına söylediğimiz de size biraz abartı gibi duruyor olabilir, ancak kitabın başarısı tam olarak da burada zaten. Totoliter rejimlerin güçlerini ve iktidarlarını korumak için kullandıkları yöntemler ve araçlar göz önüne alındığında bu anlatılanların aslında hiç de o kadar abartı olmadığını artık şimdi daha iyi görüyoruz. En bariz örnekleri ise hiç şüphesiz Kuzey Kore ve Çin gibi (tek parti) devletleri. Devletin tüm kontrolü eline aldığı, ne yeyip ne içtiğinizden tutun da ne zaman sevineceğiniz veya ne zaman yas tutacağınıza kadar her şeye karar verdiği ve uymayanları da göz kırpmadan sisteme karşı geldikleri için yok ettiği bir rejim.

Kitapla ilgili ilgimi çeken bir kaç içeriği detaylandırmak istiyorum. Kitaptaki partinin sloganları oldukça dikkat çekici: ŞAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CAHİLLİK GÜÇTÜR. Bunların hepsinin kitapta açıklanan bir alt felsefesi mevcut, yani içi boş şeçilmiş bir kaç slogan değil. Çiftdüşün felsefesi ise birbiri ile tamamen çelişen iki düşüncenin, inancın, ya da olgunun aynı anda kabul edilmesi üzerine kurulu. Bu iktidara kararlarını, yöntemini, dost ve düşmanlarını çok rahat ve esnek bir biçimdeki değiştirip kabul ettirme yeteneği kazandırıyor. Eğer bu felsefe halk içinde oturmuş ise halk için bu çelişki gayet normal ve olağan bir durum oluyor ve sorgulanmaya değer görmüyor. Yenisöylem ise dilin yozlaştırılıp kısaltılarak düşünceyi iktidarın istemediği bir şekilde yönlendirmesinin önüne geçmek. Orwell, oturup bunun üzerine epey çalışmış ve hatta kitabın sonuna bu yeni dilin kurallarını açıklayan bir de ek koymuş.

Son olarak kitabın kahramanı için de bir kaç şey söyleyip bitireceğim. Kitap, konusunu Winston adlı 39 yaşlarındaki bir adam üzerinden anlatıyor. Winston, partinin arşiv birimlerinin birinde çalışan sıradan hatta zayıf bir insan. Ancak insani dürtü ve özgürlük isteği gibi “zaaflarından” tam olarak arınamamış biri. Düşüncelerini saklamanın veya açıkça söyleyememenin vermiş olduğu bunalımla kendine nefes alacak aralıklar ararken buluyoruz onu kitapta. Kısmi olarak da olsa özgürlüğü ve sevgiyi bulduğu o tatlı zamanların onu bu düzenden kurtulma ümitlerini yeşertecek bir ipe dönüştüğüne şahit oluyoruz. Ümidin ve korkunun daha sonrasında ise kabullenişin insandaki iz düşümlerini izliyoruz kitap boyunca.

Leave a comment

Design a site like this with WordPress.com
Get started