“Yazmasam deli olacaktım” diyor Sait Faik. İşte bu üç kelime ile ne de güzel özetlemiş tüm tutkuyu. İnsanın içini kemiren o duygu geldimi yataktan bile kaldırır da oturtur masanın başına. Kıvranır vücüdun ve zihninin her bir köşesi zonklar, taki içindekini bir irin gibi dışarıya atana dek.
Her insanın içinin sıkıntıdan dolup taştığı, göğüs kafesinin dar geldiği, duygularının bir çağlayan gibi akıp yerinde durmak istemediği anlar vardır. Kimi zaman yaşadığı bir olay, duyduğu bir söz, dinlediği bir şarkı, izlediği bir film ya da okuduğu bir kitapla tetiklenir bu duygular ve biriktirdiği onca şey ile birlikte büyür de büyür. Akif’in tabiriyle artık enginlere sığamaz o insan taşacaktır. İçindeki kaynayan bu çağlayanı döküp rahatlamak ister. Kimi bir dost arar yanı başında, konuşup atar içindekileri dışarı, rahatlar. Kimi bulamaz o dostu ama oturamaz da yerinde, duramaz, uzun uzun yürür de durulur biraz. Bazısının ise ne anlatacağı biri ne de gideceği yeri vardır, çöker bir köşeye de ağlar saatlerce uyuyana kadar, geçer belki diye. Kimi açar ellerini yaratıcısına zayıf ve çaresiz bir şekilde, “dost isteyene sen yetersin” der, onunla dertleşir, dua eder. Bazıları da vardır ki tüm bunlar da yetmez onlara, anlatmazsa, yazmassa “çatlayacaktır”. Tıpkı Akif’e Bülbül’ü yazdıran o hisler anaforu gibi.
Bilir misiniz o hikayeyi? Bursa’nın yunanlılar tarafından işgalini öğrendiğinde Ankara’da Burdur mebusudur Mehmet Akif. Bu haber ona ulaştığında ziyedesiyle müteessir olur, canı sıkılır, elinden bir şey gelmez. Bir keder basar tüm bedenini, yerinde duramaz, atar kendini sokaklara. Hassas ruhu kaynayan bir kor gibidir, dokunsanız ağlayacak bir çocuk gibi. Derken bir bülbülün acı dolu ötüşünü duyuverir yakınlardan, dayanamaz daha fazla ve sitem eder bülbüle;
“Eşin var, aşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin? …“
Söyler, söyler de döker içini ve o gece tamamlar şiirini. Son mısrası özetler içindeki tüm ateşi;
“Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil matem! “
Yazmak benim için de içimdekileri atıp rahatlayabildiğim bir limana dönüştü çoktan. İnsanın kendi ile ettiği hasbihalin tadı başka şeyde olur mu hiç? İşte yazmak da benim için kendime “bir çay yap da gel otur bakalım delikanlı, seninle biraz dertleşelim” diyebilmektir. Okumak da diğer insanların yalnızlıklarına iştirak etmektir. Her ikisi de durup hissetmeyi gerektirir. Kendi başına kalmak demektir. Hayal gücün hatıralarınla dans eder artık. Dinlediğin şarkılar her bir sahnede sana eşlik eder ve hatta bir bir vücut bulur bazen karakterlerinde. Zihnindeki dünya kaleminin ucunda şekil bulur. Kendini gerçek anlamda hür hissedersin; zamandan ve mekandan muaf dolaşırsın tüm boyutlarında kendi aleminin ve son noktayla da tekrar düşersin gerçekliğin dünyasına. Kısacası yazmak insanın kendi kendiyle yine kendi içine yaptığı bir yolculuktur benim için, bir çeşit terapi gibi.
Eminim çoğunuz tıpkı benim gibi bu terimlerle ilk karşılaştığınızda çok bir anlam veremediniz. Belki merak ettiniz ve araştırdınız ancak çabucak sonuç almaya odaklı günümüz dünyasında bunların gerçekten ne anlama geldiğini ve ne işe yaradığını öğrenmek, onları hazır bir hap gibi sadece nasıl kullanılacağını öğrenmekten daha maliyetli geldi. Bu yüzden sadece pratik bir bakış açısıyla kısa dönem faydasına yöneldik ve anlamından ziyade uygulamasına odaklandık. Bu yazıda ben de kendimce daha çok bu kavramların geometrik anlamlarını açıklamaya ve pratik ile teori arasındaki o boşluğun bir nebze doldurulmasına katkı yapmak istiyorum. Söyleceklerim yeni şeyler değiller, sadece kendi dilimden geometrik bir yorum yaparak bu iki önemli kavramın kafalarda daha net oturmasını sağlamaya çalışacağım.
Biliyoruz ki özdeğer ve özvektörler bir kara matris üzerinden tanımlanıyor. Dolayısıyla aslında kare matrisin karakteristiklerini taşıyorlar. Doğrusal mühendislik sistemlerinin de kare matrisler ile ifade edilebildiğini (uzay-durum gösterimi) biliyoruz. O halde özdeğer ve özvektörler o sistemin nasıl davrandığı ile alakalı bilgileri saklayan genetik kodları gibi düşünülenilir. Bu da teknik olarak o sistemin özdeğer ve özvektörlerini değiştirerek (manipule ederek) sistemin dinamiğini kontrol edebileceğimiz anlamına gelir ki aslında kontrol teorisi de esasında bunula ilgilidir.
Aslı binadan çıktığında yağmurun şiddetini biraz daha arttırmış olduğunu fark etti. Binanın önündeki yağmurluğun altında biraz bekledi. Şemsiyesi yoktu. Üzerinde dizlerine kadar inen trençkotu ve ayağında hafif topuklu bir ayakkabı vardı. Biraz üşür gibi oldu. Hemen kollarını göğsünde kavuşturdu, omuzlarını hafifçe kadırdı ve yavaşça sıvazlamaya başladı. Yürüyerek gelmişti ama bu havada yürüyerek dönemezdi. Taksi çağırmayı düşündü ama sonra vazgeçti. Canı yürümek istiyordu. Son zamanlarda çok fazla yürüyordu. Çoğu zaman dikkatsizce, geçtiği yerleri bile fark etmeden saatlerce yürüyordu. Yorgunluktan kıpırdayacak hali kalmayana kadar evine gitmiyordu. Evde olmaya dayanamıyordu. Murat’ı kaybettiği günden beri o kapıdan içeri girmek, o masaya oturmak ve o yatakta yalnız başına uyumak istemiyordu.
İstemsizce yağmurun dinmesini bekledi. Yağmur biraz azalmıştı ancak pek dinecek gibi görünmüyordu. Saatine baktı, beşe geliyordu. Başını hafifçe gökyüzüne kadırdı. Güneş gözlüklerini çıkardı. Havadaki azıcık gün ışığı bile günlerdir giremediği gözlerini kamaştırmıştı. Hemen bakışlarını indirdi ama gözlüklerini tekrar takmadı. Gözleri acımaya başlamıştı, bu ışığa alışmaları biraz zaman alacaktı. Bu acı nedense hoşuna gitmişti. Yağmurun kokusunu içine doğru çekti, ellerini cebine koydu. Anlamsız bir cesaret hissetti. Yürüyecekti. Kafasının içinde yaşadıklarını tüm vücuduna hissettirecek bu fırsatı kaçıramazdı. Adımını attı ve durdu. Yağmurun tenine ve saçlarına dokunuşunu kutladı bir süre gözlerini kapatarak. Biraz sakinleşmişti. Hatta gülümsedi. “Ne söylerdin acaba beni böyle görsen şimdi?” diye mırıldandı. “‘Canın hasta olmak istiyor herhalde, çorbamı mı özledin yoksa?’ derdin kesin. Ya da ‘öyle hasta olamazsın güzelim, ayakkabılarını da çıkar istersen’ derdin. Benim de inadım tutardı, hasta olana kadar uğraşır sonra da sana naz yapmaya başlardım kesin. Hem niye yapmayım ki? Benimle böyle ilgilenmen hoşuma giderdi. Ara sıra hasta olmaya değerdi doğrusu.”
Murat’ı kafasında konuşturmak hoşuna gitmişti. Onun vereceği cevapları kolayca tahmin etmesi, Aslı’ya ona aslında ne kadar da alışmış olduğunu tekrar hissettiriyordu. Nasıl vazgeçebilirdi? Nasıl da odağını, ilgisini, hayatını başka bir şeye yönlendirebilir, nasıl başka şeyler ile meşgul olabilir ya da o hiç hayatına girmemiş gibi davranabilirdi? İhtiyacı olan tek şey oydu. Onunla konuşmak istiyordu. Çiseleyen yağmur altında saatlerce yürüdü. Sırılsıklam olmuştu. Ayakkabılarının içi suyla dolmuş, ayak tabanları sızlamaya başlamıştı. Titriyordu. Gözlerindeki belli belirsiz rimel gözyaşıyla karışan yağmur damlalarıyla yüzüne doğru akarak ufak çenesinden süzülüyordu. Burnu ve kulakları kıpkırmızı olmuştu. Dişleri birbirine vuruyor, parmak uçları uyuşmaya başlıyordu. Telaşlı hareketlerle binanın kapısını açtı. Hızlıca dairesine çıktı ve içeriye girdi. Evin kuru ve sıcacık havası bir anda yüzünü okşayıvermişti. Gözlerini kapatıp kapıya yaslandı. Kendini oracıkta yere bırakabilir, yorgun ve zayıf düşen vücuduna bugünlük verdiği cezayı sonlandırabilirdi. Gözlerini sildi. Birkaç kere derin derin nefes aldı. Bir anda ciddileşmişti. “Yapmalıyım!” dedi.
Üzerindekileri çıkarıp uzun ve sıcak bir duş aldı. Vücuduna uzun zaman sonra yaptığı ilk iyilik bu olabilirdi. Çıkıp saçlarını kuruladı ve topladı. Dolaptan en sevdiği ve en rahat kıyafetlerini çıkarıp giydi. Kışlık terliklerini ayağına geçirdi. Mutfağa gidip bir çay koydu. İçeri geçip sadece pencerenin yanındaki masanın üzerindeki lambayı yaktı. Çok ışık istemiyordu. Perdeleri açtı. Hala yağan yağmurun pencereye bıraktığı desenleri izledi biraz. Akşam vakti binaların ışıkları ve arabaların farlarıyla aydınlanan şehre baktı. Yedinci kattan bu manzarayı izlemek gibisi yoktu. Odanın köşesindeki pikaba takıldı gözü. Aldıklarından beri sadece birkaç kez kullanmışlardı. Yanına gidip en son dinledikleri plağı çalmaya başladı. Derleme şarkılardan oluşan bir plaktı. Müziğin ilk tınılarıyla birlikte daha iyi hissetmeye başlamıştı. “Güzel” diye mırıldandı. Gidip kendine bir kupa çay doldurdu. Çekmeceden bir kâğıt ve kalem çıkardı. Masaya oturdu. Yanı başında “Bu kalp seni unutur mu?” çalıyordu. Ve yazmaya başladı.
“Merhaba yakışıklım. Evet, sana daha önce hiç bu şekilde seslenmedim biliyorum. Sen de şaşırdın değil mi? Dur tamam tamam şımarma hemen. Bugün canım böyle istedi. Hem yalan da değil ki. Sen gideli tam bir ay oldu ve ben her gece fotoğraflarına bakarken uyuyakalıyorum. Haliyle yüzündeki detaylara daha vakıfım bu aralar. Mesela çenenin yanında sakalının altında sakladığın en son tıraşından kalan yara izini fark ettim fotoğrafların birisinde. Biraz derin kesmiştin de pansuman yapmıştım, hatırlıyor musun? Senin de hoşuna gitmişti. Bilerek kestim zaten diye de kıvırmıştın ya hani, o işte. Benim de öperken yarana dokunarak hafifçe canını yakmak hoşuma gitmişti. Biliyorsun işte beni, senle ara sıra uğraşmasam rahat edemem. Öyle laf etsem de senin benle uğraşman da hoşuma giderdi. Hem de şimdi, nasıl da özlüyorum biliyor musun? Canım sıkkınsa daha evden içeri girer girmez fark ederdin. Öyle zamanlarda istemeden de olsa seni terslesem bile hiç alınmaz, beni gülümsetene kadar uğraşırdın. Aynısını ben sana yapmayı hiç beceremedim. Çünkü benim de moralim bozulmasın diye senin günün kötü bile geçmiş olsa bunu belli etmemeye çalışırdın. Sorsam, biraz gülümser sonra biraz durur sonra da ‘Galiba bugün biraz yoruldum’ derdin. O günlerde biraz içine kapanık olurdun, çok konuşmazdın ama hiçbir zaman suratını asmazdın. Güçlüydün sen, her zaman pozitif kalmayı başarabilirdin. Ben ise zayıf biriydim ve sen bunu çok iyi bilirdin. Hayatımda ilk defa senin gibi birine sahip olmanın hayatımı ne kadar değiştirebileceğini göstermiştin bana. Bana ilk defa şanslı biri olduğumu hissettirmiştin. Seninle birlikte geçirdiğim iki yılın her anı için minnettarım.
“Bugün senden sonra ilk defa bu masaya oturdum biliyor musun? Yine sadece masa lambası açık ve tabi perdeler de. Tıpkı sevdiğin gibi. Bak çayım da yanımda. Yine kupamdan içiyorum. Seninle kışın yaptığımız ve genelde kartopu savaşıyla biten gece yürüyüşlerimizden sonra eve gelir, üşüyen ellerimizi ısıtmak için bu kocaman kupalara sıcacık cay doldururduk. Ben kupamı tutarken sen de ellerinle ellerimi sarardın. Böyle sohbet etmeye bayılırdın sen. Konuşmak hoşuna giderdi. Bazen sanki yıllarca susmuşsun da konuşmaya susamışsın gibi gelirdi bana. Ama hiç sıkmazdın. Anlattıkların, çayın sıcaklığı ve ay ışığının loşluğu altında uyuşmuş bedenime tatlı hayaller kurdurur, seni dinlerken bir masal kitabının sayfalarında dolaşıyormuş gibi hissederdim. Ara sıra yanağıma dokunur ve gülümserdin. O anlarda sevginin ve şefkatin gerçekte neye benzediğine yüzünde şahitlik eder ve parmaklarının ucundaki tenimde hissederdim. İçimi sıcacık ve kıpır kıpır eden bu duygunun yüzümü kıpkırmızı yapmasına engel olamaz ve utangaç bir şekilde gülümsemeye başlardım ben de. Kalbim hızla atmaya başlar, vücudum ısınır, avuçlarım terlemeye başlardı. İliklerime kadar hissettiğim ve beni bu denli heyecanlandıran bu şey neydi? Aşk bunu anlatmak için yeterli bir kelime miydi? Aşk insanı ansızın yakalayıp alt üst edebilir miydi? Bir kişi insanın içinde güller açtırıp, kar yağdırabilir miydi?”
“Nasıl bir şeydi aşk? ‘Sadece sevince âşık olmazsın’ demiştin bir keresinde. ‘Sevdiğinin de seni sevmesini delice istemeye başladıysan aşıksın demektir’. Ben de gülmüştüm, o halde ben sana aşık falan değilim demiştim, hatırlıyor musun? Galiba ikinci ya da üçüncü buluşmamızdı. Aslında ilk tanıştığımız o ana kadar hiç dikkatimi çekmemiştin. Fazlasıyla utangaç bir halin vardı. İş çıkışı bizim servisin arıza yaptığı gün sizin servise binip, senin yanına oturmasam belki de cesaret edip benle hiçbir zaman konuşamayacaktın. O sıralar Oğuz Atay’dan okuyordum. O gün de galiba elimde bir romanı vardı. Uzun bir süre bekledikten sonra başını hafif bir şekilde elimdeki kitaba doğru çevirip, çekingen bir sesle ‘hikayelerini de denemelisin’ demiştin. Şaşırıp sana doğru baktım. Sen de başını kaldırıp gözlerimin içine bakarak “Demiryolu hikayecileri – bir rüya… tavsiye ederim.” dedin gülümseyerek. Böyle başlamıştı muhabbetimiz. O gün ben servisten inene kadar Oğuz Atay konuşmuştuk seninle. Sıcak, keyifli ve zaman zaman heyecanlı bir muhabbetin vardı. Daha sonra bana o yolculuğunun hayatındaki en güzel servis yolculuğu olduğunu ve hiç bitmemesini istediğini söylemiştin. Senin için büyük bir mucizeye tanık oluyordun çünkü. Uzunca bir süredir benden hoşlanmıştın ve ben bunun farklında bile değildim. Peki ya o an tüm bu olanlara ne diyebilirdin? Bütün sebepleri tek tek, ardı ardına dizen kader beni tam da senin yanına, hem de Oğuz Atay’ın romanıyla oturtuvermişti. ‘Kabul olan bir dua gibiydin’ diyecektin daha sonra bunun için. Hiç yokken hayatıma girmiş, onu güzelliklerle doldurmuş, anlamlandırmış ve zamansız bir şekilde de çıkıp gidivermiştin işte.”
Aslı duraksadı. Gözleri doluyordu. Başını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Gözünden süzülen tek damlanın kâğıda düşmesine mâni olamadı. Kâğıdın üzerini sildi hemen. Sonra da gözlerini kuruladı. Kendine gelmeye çalıştı bir süre. Çayından bir yudum aldı. Kalemine sarıldı ve tekrar yazmaya başladı.
“Özledim seni, çok özledim hem de. Kokunu hatırlamak için kıyafetlerine sarılıp uyuyorum geceleri. O yeşil kazağını ne de çok severdin. En çok da onda duyuyorum kokunu, hala içindesin gibi. Sabahları giydiğin terlikler hala mutfakta, bıraktığın yerdeler. Son kahvaltıyı sen hazırlamıştın hatırlıyor musun? Hafta sonları müzik eşliğinde kahvaltı hazırlamaya bayılırdın. Gelip öperek uyandırdığın için de uykumu çoğu zaman bilerek uzatırdım. Galiba bunu biliyordun sen zaten. Yine de öyle uyandırmak hoşuna giderdi. Benim de bunu bilmek hoşuma giderdi. Film gecelerimizde mısır patlatmayı görev edinmiştin, ben de çayı güzel yapardım Allah var. Film seçmekte ise üstüne yoktu. Film bittikten sonra ise film hakkında saatlerce konuşmaya bayılırdın, tıpkı benim gibi. Kışın battaniye altında, elimizde bardaklarla saatlerce ettiğimiz sohbetleri nasıl özlüyorum bir bilsen. Ne de çok kıştan bahsettim değil mi? Duyan da kış romantikleri sanacak bizi. Oysa yazın da gece vakti meşhur balkon sohbetlerimiz vardı bizim. Haklısın galiba, geceyi seviyoruz biz. Baş başa, huzurlu ve keyifli olduğumuz gecelerimiz vardı bizim. Dertli olduğumuzda başım göğsünde sabahladığımız gecelerimiz. Bizi birbirimize sımsıkı saran, dolayan gecelerimiz vardı. Kalabalıklardan kaçıp sığındığımız bir mabedimizdi gece. Sırlarımıza, sevgimize ve hülyalarımıza ortak etmiştik onu. Şimdi ise o da tatsız. Kimi zaman ürkütücü bile oluyor. Sensiz korkuyorum. Seni özlüyorum bir tanem…”
Bu satırları yazarken biraz üşüdüğünü hissetti ve elini omzunda gezdirmeye başladı. Yağmur tekrar şiddetlenmişti. Pencereye çarpan yağmur damlalarının çıkardığı ses müziğin sesine rağmen duyulmaya başlamıştı. Bu Aslı’nın dikkatini çekmiş olacak ki pencereyi izlemeye başladı. Ritimsiz damlaların çıkardığı sesler ve pencerede bıraktığı desenler onu hipnotize ediyor gibiydi. Pencerede kendi aksini gördü ve sonra hemen arkasında duran ve omuzlarına dokunan belli belirsiz birini fark etti. Birden ürperdi ve heyecanlandı, hemen arkasına baktı. Kimse yoktu. Pencerede de bir şey görünmüyordu şimdi. Kendi omuzlarına dokundu, sonra da yüzüne. Kalbinin hızla attığını hissetti. Gördüğü şey neydi? Hayal miydi yoksa bir yanılsama mı? Yorgun ve uyuşuk bedeninin geceyle birlikte zihnine oynadığı bir oyun muydu bu? Bir an aklına yalnız olmadığı fikri geldi. Gelmiş olabilir miydi gerçekten? Şu anda burada, odada onunla beraber olabilir miydi? Nasıl hissedeceğini şaşırdı. Böyle bir ihtimal bile Aslı’yı çok heyecanlandırdı. Gözleri tekrar doldu, göğsü bir daralıyor bir genişliyordu. Bedenine bir sıcaklık yayılıyordu. Ve sonra da o çok tanıdık kokunun odayı doldurduğunu hisseti. Kendini daha fazla tutamadı. Ağlamağa başladı. O buradaydı. Onu hissediyordu. Odanın çevresine bakınmaya başladı. Onu görmek isteği korkusunu bastırmış ve ona büyük bir cesaret vermişti. Gözlerini bir umutla tekrar pencereye çevirdi. Ve bir anda onu görüverdi. Evet, masada tam karşısında oturuyordu işte. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Ve gülümsüyordu. Aslı’nın kalbi kıpır kıpır olmuştu. Korkusu bir anda gitmiş, bu kez de sevinçten ağlayama başlamıştı. Yüzünü pencereden ayıramıyordu. Murat oradaydı. Yanı başındaydı. Ellerini uzatsa ona dokunabilirdi belki. Ama hareket etmek istemiyordu. Gerçek ya da hayal de olsa bu anı doyasıya yaşamak istiyordu.
Bir süre kafasını çevirmeden onu izledi. Gözyaşlarından ıslanan gözleri görüşünü bulanıklaştırıyordu. Onu kaybetmemek için gözlerini dahi silmek istemiyordu. Sonunda zayıf, kısık ve ürkek bir sesle “Murat, bu sen misin? Burada mısın?” diye mırıldandı. Penceredeki kişi hala gülümsüyordu ve sonra hafifçe basını salladı. Aslı neredeyse kendini kaybetmek üzereydi. Sevinç ve korkunun vermiş olduğu tarifsiz bir heyecan yaşıyordu ve yapabildiği tek şey ağlamaktı. Onunla konuşmayı çok istiyordu ama böyle bir ihtimalde bile aklını kaçırabilecek kadar zayıftı. Onu biraz daha izledi, kalbi biraz olsun yatışmıştı. Hala karşısına bakamıyordu ancak masanın öteki ucundaki karartı gözüne belli belirsiz ilişiyordu. Aslı biraz daha cesaretlendi ve sordu “Konuşabilir misin?”. O ise hala gülümsüyordu ancak bu kez başını sağa ve sola doğru solladı. “Nasıl da isterdim şu an sesini duymak biliyor musun? Seni çok özledim, sesini, kokunu, tenini…O kadar yalnızım ki sensiz. Dayanamıyorum buna. O kadar alışmışım ki sana sensiz bir hayata hiçbir zaman alışamayacak gibi hissetim. Yok olmayı bile düşündüm biliyor musun? Her şey karmakarışıktı. Çaresiz ve zayıftım. Yönümü ve izimi kaybetmiştim. Ne yapacağımı bilmiyordum…. Ta ki bugüne kadar…. Bugün öğrendim ve duygularım alt üst oluverdi bir anda. Uzunca bir süre yürüdüm, yürüdüm. Ayaklarım su toplayıncaya kadar yürüdüm. İçimdeki tüm karanlığı atmak için buna ihtiyacım vardı. Kendime gelmek ve kendimi hazırlamak için bugün daha çok yürüdüm. Eve gelip sana sürpriz yapmak istemiştim. Sana yazıp, içimi dökmek sonra hayaline sarılıp ‘tebrikler, baba oluyorsun’ diyecektim. Hayatımı anlamlandıracak en büyük emanetini kollarıma alacağım günü düşünmek bana tekrar cesaret verdi.” Aslı tekrar duraksadı, bu kez o da gülümsüyordu. Gözyaşlarını hafifçe sildi, hala pencereye bakıyordu. “Ama sen benden önce davrandın yine ve sürprizi sen yaptın. Böyle bir günde beni yalnız bırakmazdın sen zaten.”
Aslı onun yerinden kalktığını fark etti. Tekrar heyecanlanmıştı. Pencereden onu izliyordu. Masanın arkasından dolanıp yanına geldiğini gördü. Hemen yanı başında duruyordu. Hafifçe eğildi. Aslı’nın omzuna dokundu, saçını öptü. Aslı tüm bunları hissediyordu. Her şey çok gerçekti. Bir an tüm gerçeklik ve hayal algısı yıkılıverdi. Nefesi, kokusu, dokunuşları, hepsini hissediyordu. Murat ölmemişti. O buradaydı, yanı başındaydı ve gerçekti. Aslı daha fazla dayanamadı ve arkasını döndü. “Murat!!!”.
Başını hafifçe masadan kaldırdı. Sabah olmuştu. Güneş ışığı gözlerini kamaştırıyordu. Ne olduğunu anlamlandırmaya çalıştı bir süre. Etrafına baktı. Kimsecikler yoktu. Murat neredeydi? Uyumuş kalmış mıydı yoksa? Hepsi bir rüya mıydı? “Olamaz” diye sayıklamaya başladı. “Hayır buradaydın, tam karşımda, gerçektin. Hem de çok gerçek.” Kabullenmek istemiyordu. Ayağa kalktı. Odada iki üç tur attı. Masaya gitti. Yazdığı sayfalara gözü ilişti. Onları eline aldı. Son sayfayı düşürdü. Almak için eğilince bir anda donup kalıverdi. Son yazdığı satırın altında Murat’ın el yazısı ile yazılmış iki cümle vardı.
“Ona da
kendine de iyi bak olur mu? Sizi çok seviyorum.”
Seneler sonra
tekrar kasabaya dönüşüm, tozlu bir raftan aldığım eski bir kitabı heyecanla karıştırıp,
okuduğum sayfalarında dolaşmak, hatta yazdığım küçük notları bulmak gibi gelmişti
bana. Sokaklarında tek tek yürüyüp, geçmişimdeki anıları tekrar canlandırarak kafamın
içinde keyifli bir zaman geçirmeyi arzuluyordum. On bir sene olmuştu buralardan
gideli. Az değil ya, kundakta bebek olsa, mektepli öğrenci olurdu şimdiye. Neler
değişmişti kim bilir? Yeni doğanlar, ölüp gidenler, taşınanlar, göçenler…
Kasaba da değişmiştir muhakkak; yeni yüzler, simalar, isimler…, evler, binalar,
dükkânlar… Bıraktığım gibi kalacak değil ya. Şehirler de yaşlanır, tıpkı bizler
gibi, terkedilmiş olanlarının ölü bedenlerden ne farkları var?
Oturduğumuz
evin önünden geçerken çoktan canlanmaya başlamıştı hatıralarım. İki katlı bir
evdi. Küçük bahçesi ön tarafa bakar, yola doğru uzanır ve kısa bir bahçe duvarı
ile biterdi. Duvarın hemen yanında büyük, pembe, demirden bir kapı vardı. Küçükken
gücüm yetmezdi açmaya, ben de duvarın üstüne çıkar, hemen dibindeki marulların üstüne
doğru atlayıverirdim gizlice. Sonrası malum. Annem çok ses etmezdi de babaannem
çok söylenirdi rahmetli. “Marulları hep ezmiş yine eşek sıpası, canini okumuş şuncacıkların,
laftan sözden de anlamıyor, ah oğlum ah!”. Çok iyi kadındı ama, Allah var! Bende
çok emeği vardır. Yetiştirdiği domatesleri pazarda bana sattırır, paranın bir kısmını
da cebime sokuşturuverirdi. Keyifli olduğu zamanlarda beni yanına çağırır, radyoyu
çalıştırıp sevdiği türküleri bulmamı isterdi. Ben de onları kasetlere çekip
çoğu zaman oradan çalardım. O türküler ona neyi hatırlatırdı bilinmez ama
onlara eşlik ederken ki neşesi seyretmeye değerdi.
Az ilerde Rıfkıların
evi vardı. Yolun aşağısına doğru olduğundan, toplarımız çoğu kere onların bahçeye
kaçardı. Babası Hilmi amca, az asabi bir adam, bize pek bir şey demezdi ancak Rıfkı’yı
fena döverdi. Eve çoğunlukla geç gelir, geldiğinde de pek ayık olmazmış. Karısı
Selma teyze çok çekinirdi eşinden. Kadıncağızın eli yüzü yara içinde olurdu çoğu
kez. Birkaç kez düşük yapmış demişlerdi. Rıfkı eli ekmek tutar tutmaz anasını alıp
kaçmış, bir daha da ne gören ne de duyan olmuş. Hilmi amca ise hala o köhne
evde, konu komşunun sadakasıyla yaşayıp gidiyormuş. Ne halde Allah bilir.
Sokağın sonuna
doğru yürüdükçe, oyun oynadığımız bahçelerin, üzerlerine çıkıp meyvelerinden yediğimiz
ağaçların ve su içtiğimiz çeşmenin yanından geçtim. Şimdi ise, daha önce hiç görmediğim
onlarca çocukla dolmuş ama hala eskisi kadar canlı. Ben ise artık bir yabancıyım
bu sokakta, bana çevrilen ve “bu da kim?” der gibi bakan suratları izliyorum. Yeni
gelen yüzlerin kolayca fark edildiği bu küçük sokakta, mütemadiyen kaçamak
yapan bakışların arasından yavaşça ilerliyorum.
Kasabanın
merkezine açılan geniş düzlüğe geldikçe, tanıdığım yerler artmaya başlıyor. Dükkânlar,
evler, resmi binalar, karakol… İşte şurası pazar yeri, hala salı günleri toplanıyormuş.
Bir ucunda yumurta ve peynir satıcıları ile başlar, öteki ucunda oyuncak satıcıları
ile biterdi. İnanır mısınız? Hala öyleymiş. Yüzler değişse de yerler değişmemiş.
Benim domatesleri sattığım yer de hemen şu köprünün başıydı. Çürük ve ezik olanları
köprünün kenarından nehre atmayı pek severdim. Hemen yani başımda, kendinden büyük
sandığıyla gelen, neredeyse benim yaşlarımda ayakkabı boyayan bir çocuk olurdu.
Eli çabuk, gözleri ışıl ışıl, saçı kıvırcık ve yüzü gözü boya içende bir oğlancıktı.
Zannedersem iyi de para kazanırdı. Özellikle de pazar günleri. Böyle zamanlarda
keyfi gıcır olur, ne yapacağını şaşırır, kendine ve bana bir gazoz alır ve
hatta benim iskarpinleri de boyamak isterdi. İyi çocuktu …! Neydi ki adı? Hay
aksi, o kadar dip dibe vakit geçirip de adını bile hatırlayamamak ne kadar acı.
Şimdi, bir
zamanlar bana upuzun ve ışıltılı gelen kasaba merkezindeki o caddeden geçiyorum.
Gençliğimde de burası böyleydi; dükkânlar, mağazalar, kahvehane, devlet
daireleri, cami, park… Hepsi sağlı sollu bu caddenin kenarlarına dizilmiş, kasabanın
her sokağı sanki bu caddeye doğru açılmıştı. Cadde doğu-batı yönünde
uzandığından, ikindi vakitleri önüne gölge düşen tek dükkân, caddenin başındaki,
önü hafif pazar yerine dönük Sami abinin bakkal dükkânıydı. Bu nedenle, özellikle
bu vakitlerde, dükkânın önü çoğunlukla işlerini bitirip, iki üç el tavla
oynamaya gelen esnaflarla dolardı. Kimi ayaküstü muhabbet eder, kimi eve
gitmeden ufak alışverişini görür, kimi de gazetelikteki gazeteleri şöyle bir göz
gezdirerek okur, önce kendi kendine bir söylenir, karşılık bulursa da yine ayak
üstü memleket meseleleri konuşurdu. Sami abinin dükkânın bu işlek hali, haliyle
kahveci Hüsnü abinin hiç hoşuna gitmezdi. Sürekli laf atar, sataşır, bazı
kereler sinirlenip üzerine yürüyecek olur ama sonra vaz geçip homurdanarak
kahvesine dönerdi. Ben de çoğunlukla homurdanışlarına şahit olur, hatta laflarını
ezberleyip arkadaşlara taklidini yapardım. “Müşterileri çalıyor, hınzır. Senin
neyine be! Gir içeri dükkânını bekle. Ne demeye önüne masa atıp kahvecilik oynuyorsun.
Dur ama sen, belediyeye şikâyet edeyim de gör gününü”. Hüsnü abi ne şikâyet edebildi ne de homurdanmayı
bıraktı. Son duyduğuma göre oğlu Veli, kahveyi adam akıllı yenilemiş, büyütmüş,
bir de televizyon almış. Akıllı çocuktu zaten, kafayı kullanınca kahve dolup taşmaya
başlamış. Sami abinin dükkânının önü ise neredeyse bomboş, sadece eskilerden
bir tayfa ve dükkân camından hiç çıkarmadığı otuz yıllık sararmış reklam afişleri
var.
Caddeden okula
doğru uzanan sokağın başında, bahçeli, tek katlı mütevazi bir ev vardı. Burada
bir tanemiz Sultan Hanım otururdu. Bizleri hemen hemen her gün, okula giderken
güler yüzüyle selamlar, bahçesindeki türlü meyve ve yemişlerden ikram eder ve bize
çocuklarım diye hitap ederdi. Eşi Refik Bey hariciyeden emekli olmuş, yıllarca çeşitli
memleketlerde yaşadıktan sonra gelip kasabaya yerleşmişler. Ancak Refik Bey bu
evin saadetini çok yaşamadan vefat etmiş. Hiç çocukları da olmamış. Sultan Hanım
da bu özlem ve yalnızlık duygularını biz “çocuklarıyla” bastırır, bize bir anne
gibi şefkat gösterir, sever ve ilgilenirdi. Ne çok severdik biz de onu, her işine
koşturur, bahçesine yardım eder, pazar torbalarını taşırdık. Ben ayrıldıktan dört
yıl sonra bir felç geçirmiş, yatağa düşmüş. Sonra ise sadece bir yıl yaşayabilmiş
tek başına o yatakta. Narin kalbi yalnızlığa dayanamamış daha fazla. Çocuklarını
da bırakıp gidivermiş. İlk duyduğumda çok derin bir üzüntü yaşamış, böyle naif
bir insani tanımanın verdiği memnuniyetle daha sonra teselli olmuştum. Şimdi
ise tekrar onu anıyor ve iç geçiriyorum “Ne güzel bir insandın sen Sultan Hanım”.
Sultan Hanımın
evinin önünden okulumun bulunduğu sokağa doğru ilerlerken tanıdık bir sesle
irkildim. “Kenan abi, Kenan abi”. Döndüm. Yirmili yaşlarında esmer bir
delikanlı, koşar adımlarla yanıma geldi. “Tanıdın mı abi?” dedi. Önce şaşırıp
biraz duraksar gibi oldum. Ama sonra çakmak gözleri bir anda hatırıma
geliverdi. “Hasan?” dedim. “Bildin abi”
dedi gülerek. Güldüğü zaman gözleri daha da parladı. “Hoş geldin abi, nerelerdeydin?”.
“Şehirdeydim Hasan, okul, iş güç, ancak fırsat bulabildim. Beni hemen tanımana şaşırdım
doğrusu. Son gördüğümde şu kadar bir şeydin. Maşallah koca delikanlı olmuşsun”.
Hasan güldü, yüzü kızardı. “Öyle abi” dedi. Çok severdim Hasan’ı, yaşı küçük olmasına
rağmen bizle takılmayı severdi. Bir emir eri gibi peşimde dolaşır, yaver gibi
bana yardım ederdi. Takılsam alınmazdı Hasan, utandı mı gülümser, kafasını kaşır,
yüzü kıpkırmızı olurdu. Söz verdimi tutar, iş verdimi çalışır ve hiç yalan konuşmazdı
Hasan. Ben de ona güvenir, olabildiğince kollar, bana olan bu aşırı muhabbeti
ve saygısına hem şaşırır hem de ziyadesiyle karşılık vermeye çalışırdım. “Nasılsın
Hasan ne var ne yok bakalım?” dedim. Başını eğdi, ellerini kavuşturdu. “Çok şükür
abi” dedi. “Haftaya düğünüm var, evleniyorum, sen de gelir misin?” dedi. Şaşırdım.
Gülümsedim. “Gelmem mi be Hasan” dedim omzuna dokunarak. Çok sevindi, sarıldı sıkıca.
Kahveye bir şeyler içmeye davet etti. “Olur, kasabayı şöyle bir dolanıp uğrayım”
dedim. Çakmak gözleri ile “tamam abi” dedi. Sevinçle yanımdan ayrıldı.
Okulu biraz
geçtikten sonra, köşe başındaki eczanenin önüne geldim. Yol burada ikiye
ayrılıyor, biri aşağıya doğru derenin diğer ucuna, diğeri tepeye doğru
gidiyordu. Adımlarımın beni nereye götürdüğünü tahmin etmek güç değildi. Ağır adımlarla
tepeye doğru tırmanmaya başladım. Tepeye çıkan bu yolun kenarlarına dizilmiş
evlerin bahçeleri yoktu. Art arda istiflenmiş şekilde yukarı doğru yükseliyor,
kasabaya bakan balkonlarının genişliği gördükleri manzara nispetinde artıyordu.
Adımlarımın gittikçe yavaşladığını hissetim. Bir türlü ileriye doğru bakamıyor,
tepeden gözlerimi kaçırıyor, bir zamanlar koşarak, ıslıklar çalarak ve her bir detayını
zihnime kazıyarak geçtiğim bu yoldan şimdi adeta sürüklenerek gidiyordum. Ne
kadar zorlasam da hatıralarımın taarruzuna kapılıyor, tepeye doğru yaklaştıkça
kalbimin hızla atmasına mâni olamıyordum. Zihnimdeki bulanıklığın tüm vücuduma yaydığı
sarhoşluk, istemsizce beni buraya sürükleyen bedenimi ağır bir çuval gibi
tepedeki evin önüne dikivermişti. Gidemiyordum, ya da gitmek istemiyordum. Bu kapının
önünde geçirdiğim mazinin saadet ve heyecan dolu dakikalarının birden zihnimde
birer birer canlanması kalbimden başlayarak mideme doğru yayılan derin bir ağrıya
sebep olmuştu. Tam anlamıyla eriyor gibi hissediyordum. Onca yıl sonra bile
beni bu kadar etkilemesi şaşılacak şeydi. Çakılıp kalmıştım, kıpırdayamıyordum.
Ayaklarımda o gücü bulamıyordum. İçten içe kendime sinirlenmeye başlamıştım.
“Ne kadar da zayıfsın, aptal” diyordum. “Yazık”. Biraz daha durdum, kendime
gelmeye çalıştım. Kendimi zorlayarak başımı kaldırdım. Ve sonra onu gördüm. Bir
anda buz gibi olmuştum. Kapı eşiğinde duruyordu. Gülümsedi ve
“Hoş geldin”
dedi. “Pencereden gördüm, döndüğünü duymuştum.” Ne hissedeceğimi ve ne
diyeceğimi şaşırmıştım. Hem utanmış hem de en zayıf anımda gelen bu duygu karmaşası
karşısında yüzümün aldığı şekilleri gizleme gayretine girişmiştim. Ben de
gülümsemeyle karışık cevap vermeye çalıştım. “Hoş bulduk.”
Biraz durduk. Gülümseyen
yüzü bana cesaret vermişti. Devam ettim.
“Seni burada
görünce şaşırdım doğrusu, taşındığını duymuştum.”
“Doğru” dedi.
Hala gülümsüyordu. “Kasabanın diğer ucunda kalıyorum, bugün anneme yardıma
geldim, günü varmış da yarın. Seni görmek de bana sürpriz oldu.” Yüzüne bakakalmıştım.
Hayatımda, bakarken beni bu kadar mutlu hissettiren başka ne olabilirdi? Dinginleşmiştim
adeta. Akan bir su kenarındaymış gibi içime dokunan şefkat yüklü bakışları,
sesindeki sakinlik ve parmakları diğer avucunun içinde o ürkek duruşu içimde yaşadığım
karmaşıklığı bana bir an olsun unutturabilmişti. Bir an onu okuldan çıkıp eve bıraktığım
günler geldi aklıma. Tıpkı şimdi burada olduğu gibi, tam burada, kapının önünde
vedalaşır, birkaç saniye gözlerimizin içine bakar, gülümser ve sabah tekrar
buluşmak için ayrılırdık. Onunla konuşmak hoşuma giderdi. Beni dinlerdi. Anlattıklarım
ilgisini çektiği için değildi belki ama önemsediğini gösterirdi. Ben de onu konuşturmayı
severdim. Belki benim de söyleyeceklerinden çok onu konuşurken izlemek hoşuma
giderdi. Böyle zamanlar benim için yüzüne doya doya bakabildiğim güzel anlardı.
Çoğu kere bunu anlasa da gülümser, biraz utanır ama konuşmaya devam ederdi. Şimdi
bile karşımdaki bu naif güzelliği bana aptalca bir cesaret veriyor, elinden
tutup tıpkı eski günlerdeki gibi ayaklarımız acıyıncaya kadar tüm şehri
dolaşmak, sonra da nehir kenarındaki kayanın üzerine oturup, ayaklarımızı suya
sokup dondurma yemek istiyordum. Çocukçaydı ama güzel olmadığını kim
söyleyebilirdi. Biraz duraksadıktan sonra konuşabildim.
“Halime teyze nasıllar,
iyilerdir inşallah?”
“Bildiğin
gibi, biraz daha yavaş yürüyor sadece ama idare ediyor çok şükür.”
“Peki sen—,
sen nasılsın Yasemin?” Bu sefer o duraksamıştı. Sorumun tüm mahiyetini anlamış
olacak ki gülümsemesi gidiverdi bir an. Kendini biraz zorladı, ufak dudaklarını
ısırdı. Bakışlarını indirdi. Birkaç saniye sonra yüzünü tekrar kaldırdı. Zorla gülümsemeye
çalışıyordu. “Alıştım.” dedi sadece. Bu cevabın ne anlama geldiğini bildiğim ve
ağırlığını çok derinden hissettiğim için karşılık vermek gücü bulamadım
kendimde. İkimiz de ne diyeceğimizi bilmeden öylece kaldık bir süre. Bu
sessizliğin ortasında dakikalarca bekleyebilirdik. Bu bile onca yıl sonra
tarifsiz bir huzurla dolduruyordu bedenimi.
“Anne!” diye
seslenerek küçük bir kız çocuğu çıkageldi kapı eşiğinden. Dengesiz adımlarla annesinin
yayına geldi ve bacağına sarılıverdi. Yasemin kızını kucakladı, gözlerinden öptü
ve saçını okşadı. Anne ile yavrusunun bu tarifsiz güzelliği karşısında kıskançlık
ile birlikte yaşadığım heyecan dilimi düğümlemişti adeta. Bu tabloda olabilmek
için neleri vermezdim diye düşündüm o an. Yavaşça elimi uzattım. Kızın yüzünü okşadım.
“Çok güzel bir
kız” dedim. Hayran bakışlarımı şimdi de ondan alamıyordum. “Tıpkı sana benziyor,
nedir adı?” Yasemin dudağının ucuyla tekrar gülümsedi ama bu kez zorlanmadan
“Leyla.” dedi.
Şaşırmıştım. Ona doğru baktım, ben de gülümsedim. Bu ismi onunla seçtiğimiz gün
aklıma geldi. Tekrar hüzünlendim.
Söyleyecek bir
şeyim kalmamıştı. Galiba onun da yoktu. Birkaç saniye daha öylece durduktan
sonra konuştum.
“Seni görmek
güzeldi, kendine iyi bak olur mu? Halime
teyzeme ve Suat amcama da selamlarımı söylersin.”
“Olur söylerim”
dedi. “Sen de Allah’a emanet ol, yolun açık olsun” diye ekledi ve sonra kapıya
doğru gitti, durdu. Başını cevirdi ve
“Bekledim” dedi
sadece. Sustu ve durdu. Sonra da içeri girdi.
Döndüm ve
tepeden inmeye başladım. Aksam olmuştu. Batan güneşin kızılı ve okunan ezanin hüznü
içime doluyordu. Anlamsızca yürürken kafamın içinde ondan son duyduğum şey yankılanıyordu.
“Bekledim…”