Sürpriz

Aslı binadan çıktığında yağmurun şiddetini biraz daha arttırmış olduğunu fark etti. Binanın önündeki yağmurluğun altında biraz bekledi. Şemsiyesi yoktu. Üzerinde dizlerine kadar inen trençkotu ve ayağında hafif topuklu bir ayakkabı vardı. Biraz üşür gibi oldu. Hemen kollarını göğsünde kavuşturdu, omuzlarını hafifçe kadırdı ve yavaşça sıvazlamaya başladı. Yürüyerek gelmişti ama bu havada yürüyerek dönemezdi. Taksi çağırmayı düşündü ama sonra vazgeçti. Canı yürümek istiyordu. Son zamanlarda çok fazla yürüyordu. Çoğu zaman dikkatsizce, geçtiği yerleri bile fark etmeden saatlerce yürüyordu. Yorgunluktan kıpırdayacak hali kalmayana kadar evine gitmiyordu. Evde olmaya dayanamıyordu. Murat’ı kaybettiği günden beri o kapıdan içeri girmek, o masaya oturmak ve o yatakta yalnız başına uyumak istemiyordu.

İstemsizce yağmurun dinmesini bekledi. Yağmur biraz azalmıştı ancak pek dinecek gibi görünmüyordu. Saatine baktı, beşe geliyordu. Başını hafifçe gökyüzüne kadırdı. Güneş gözlüklerini çıkardı. Havadaki azıcık gün ışığı bile günlerdir giremediği gözlerini kamaştırmıştı. Hemen bakışlarını indirdi ama gözlüklerini tekrar takmadı. Gözleri acımaya başlamıştı, bu ışığa alışmaları biraz zaman alacaktı. Bu acı nedense hoşuna gitmişti. Yağmurun kokusunu içine doğru çekti, ellerini cebine koydu. Anlamsız bir cesaret hissetti. Yürüyecekti. Kafasının içinde yaşadıklarını tüm vücuduna hissettirecek bu fırsatı kaçıramazdı. Adımını attı ve durdu. Yağmurun tenine ve saçlarına dokunuşunu kutladı bir süre gözlerini kapatarak. Biraz sakinleşmişti. Hatta gülümsedi. “Ne söylerdin acaba beni böyle görsen şimdi?” diye mırıldandı. “‘Canın hasta olmak istiyor herhalde, çorbamı mı özledin yoksa?’ derdin kesin. Ya da ‘öyle hasta olamazsın güzelim, ayakkabılarını da çıkar istersen’ derdin. Benim de inadım tutardı, hasta olana kadar uğraşır sonra da sana naz yapmaya başlardım kesin. Hem niye yapmayım ki? Benimle böyle ilgilenmen hoşuma giderdi. Ara sıra hasta olmaya değerdi doğrusu.”

Murat’ı kafasında konuşturmak hoşuna gitmişti. Onun vereceği cevapları kolayca tahmin etmesi, Aslı’ya ona aslında ne kadar da alışmış olduğunu tekrar hissettiriyordu. Nasıl vazgeçebilirdi? Nasıl da odağını, ilgisini, hayatını başka bir şeye yönlendirebilir, nasıl başka şeyler ile meşgul olabilir ya da o hiç hayatına girmemiş gibi davranabilirdi? İhtiyacı olan tek şey oydu. Onunla konuşmak istiyordu. Çiseleyen yağmur altında saatlerce yürüdü. Sırılsıklam olmuştu. Ayakkabılarının içi suyla dolmuş, ayak tabanları sızlamaya başlamıştı. Titriyordu. Gözlerindeki belli belirsiz rimel gözyaşıyla karışan yağmur damlalarıyla yüzüne doğru akarak ufak çenesinden süzülüyordu. Burnu ve kulakları kıpkırmızı olmuştu. Dişleri birbirine vuruyor, parmak uçları uyuşmaya başlıyordu. Telaşlı hareketlerle binanın kapısını açtı. Hızlıca dairesine çıktı ve içeriye girdi. Evin kuru ve sıcacık havası bir anda yüzünü okşayıvermişti. Gözlerini kapatıp kapıya yaslandı. Kendini oracıkta yere bırakabilir, yorgun ve zayıf düşen vücuduna bugünlük verdiği cezayı sonlandırabilirdi. Gözlerini sildi. Birkaç kere derin derin nefes aldı. Bir anda ciddileşmişti. “Yapmalıyım!” dedi. 

Üzerindekileri çıkarıp uzun ve sıcak bir duş aldı. Vücuduna uzun zaman sonra yaptığı ilk iyilik bu olabilirdi. Çıkıp saçlarını kuruladı ve topladı. Dolaptan en sevdiği ve en rahat kıyafetlerini çıkarıp giydi. Kışlık terliklerini ayağına geçirdi. Mutfağa gidip bir çay koydu. İçeri geçip sadece pencerenin yanındaki masanın üzerindeki lambayı yaktı. Çok ışık istemiyordu. Perdeleri açtı. Hala yağan yağmurun pencereye bıraktığı desenleri izledi biraz. Akşam vakti binaların ışıkları ve arabaların farlarıyla aydınlanan şehre baktı. Yedinci kattan bu manzarayı izlemek gibisi yoktu. Odanın köşesindeki pikaba takıldı gözü. Aldıklarından beri sadece birkaç kez kullanmışlardı. Yanına gidip en son dinledikleri plağı çalmaya başladı. Derleme şarkılardan oluşan bir plaktı. Müziğin ilk tınılarıyla birlikte daha iyi hissetmeye başlamıştı. “Güzel” diye mırıldandı. Gidip kendine bir kupa çay doldurdu. Çekmeceden bir kâğıt ve kalem çıkardı. Masaya oturdu. Yanı başında “Bu kalp seni unutur mu?” çalıyordu. Ve yazmaya başladı.

“Merhaba yakışıklım. Evet, sana daha önce hiç bu şekilde seslenmedim biliyorum. Sen de şaşırdın değil mi? Dur tamam tamam şımarma hemen. Bugün canım böyle istedi. Hem yalan da değil ki. Sen gideli tam bir ay oldu ve ben her gece fotoğraflarına bakarken uyuyakalıyorum. Haliyle yüzündeki detaylara daha vakıfım bu aralar. Mesela çenenin yanında sakalının altında sakladığın en son tıraşından kalan yara izini fark ettim fotoğrafların birisinde. Biraz derin kesmiştin de pansuman yapmıştım, hatırlıyor musun? Senin de hoşuna gitmişti. Bilerek kestim zaten diye de kıvırmıştın ya hani, o işte. Benim de öperken yarana dokunarak hafifçe canını yakmak hoşuma gitmişti. Biliyorsun işte beni, senle ara sıra uğraşmasam rahat edemem. Öyle laf etsem de senin benle uğraşman da hoşuma giderdi. Hem de şimdi, nasıl da özlüyorum biliyor musun? Canım sıkkınsa daha evden içeri girer girmez fark ederdin. Öyle zamanlarda istemeden de olsa seni terslesem bile hiç alınmaz, beni gülümsetene kadar uğraşırdın. Aynısını ben sana yapmayı hiç beceremedim. Çünkü benim de moralim bozulmasın diye senin günün kötü bile geçmiş olsa bunu belli etmemeye çalışırdın. Sorsam, biraz gülümser sonra biraz durur sonra da ‘Galiba bugün biraz yoruldum’ derdin.  O günlerde biraz içine kapanık olurdun, çok konuşmazdın ama hiçbir zaman suratını asmazdın. Güçlüydün sen, her zaman pozitif kalmayı başarabilirdin. Ben ise zayıf biriydim ve sen bunu çok iyi bilirdin. Hayatımda ilk defa senin gibi birine sahip olmanın hayatımı ne kadar değiştirebileceğini göstermiştin bana. Bana ilk defa şanslı biri olduğumu hissettirmiştin. Seninle birlikte geçirdiğim iki yılın her anı için minnettarım.

“Bugün senden sonra ilk defa bu masaya oturdum biliyor musun? Yine sadece masa lambası açık ve tabi perdeler de. Tıpkı sevdiğin gibi. Bak çayım da yanımda. Yine kupamdan içiyorum. Seninle kışın yaptığımız ve genelde kartopu savaşıyla biten gece yürüyüşlerimizden sonra eve gelir, üşüyen ellerimizi ısıtmak için bu kocaman kupalara sıcacık cay doldururduk. Ben kupamı tutarken sen de ellerinle ellerimi sarardın. Böyle sohbet etmeye bayılırdın sen. Konuşmak hoşuna giderdi. Bazen sanki yıllarca susmuşsun da konuşmaya susamışsın gibi gelirdi bana. Ama hiç sıkmazdın. Anlattıkların, çayın sıcaklığı ve ay ışığının loşluğu altında uyuşmuş bedenime tatlı hayaller kurdurur, seni dinlerken bir masal kitabının sayfalarında dolaşıyormuş gibi hissederdim.  Ara sıra yanağıma dokunur ve gülümserdin. O anlarda sevginin ve şefkatin gerçekte neye benzediğine yüzünde şahitlik eder ve parmaklarının ucundaki tenimde hissederdim.  İçimi sıcacık ve kıpır kıpır eden bu duygunun yüzümü kıpkırmızı yapmasına engel olamaz ve utangaç bir şekilde gülümsemeye başlardım ben de. Kalbim hızla atmaya başlar, vücudum ısınır, avuçlarım terlemeye başlardı. İliklerime kadar hissettiğim ve beni bu denli heyecanlandıran bu şey neydi? Aşk bunu anlatmak için yeterli bir kelime miydi? Aşk insanı ansızın yakalayıp alt üst edebilir miydi? Bir kişi insanın içinde güller açtırıp, kar yağdırabilir miydi?”

“Nasıl bir şeydi aşk? ‘Sadece sevince âşık olmazsın’ demiştin bir keresinde. ‘Sevdiğinin de seni sevmesini delice istemeye başladıysan aşıksın demektir’. Ben de gülmüştüm, o halde ben sana aşık falan değilim demiştim, hatırlıyor musun? Galiba ikinci ya da üçüncü buluşmamızdı. Aslında ilk tanıştığımız o ana kadar hiç dikkatimi çekmemiştin. Fazlasıyla utangaç bir halin vardı. İş çıkışı bizim servisin arıza yaptığı gün sizin servise binip, senin yanına oturmasam belki de cesaret edip benle hiçbir zaman konuşamayacaktın. O sıralar Oğuz Atay’dan okuyordum. O gün de galiba elimde bir romanı vardı. Uzun bir süre bekledikten sonra başını hafif bir şekilde elimdeki kitaba doğru çevirip, çekingen bir sesle ‘hikayelerini de denemelisin’ demiştin. Şaşırıp sana doğru baktım. Sen de başını kaldırıp gözlerimin içine bakarak “Demiryolu hikayecileri – bir rüya… tavsiye ederim.” dedin gülümseyerek.  Böyle başlamıştı muhabbetimiz. O gün ben servisten inene kadar Oğuz Atay konuşmuştuk seninle. Sıcak, keyifli ve zaman zaman heyecanlı bir muhabbetin vardı. Daha sonra bana o yolculuğunun hayatındaki en güzel servis yolculuğu olduğunu ve hiç bitmemesini istediğini söylemiştin. Senin için büyük bir mucizeye tanık oluyordun çünkü. Uzunca bir süredir benden hoşlanmıştın ve ben bunun farklında bile değildim. Peki ya o an tüm bu olanlara ne diyebilirdin? Bütün sebepleri tek tek, ardı ardına dizen kader beni tam da senin yanına, hem de Oğuz Atay’ın romanıyla oturtuvermişti. ‘Kabul olan bir dua gibiydin’ diyecektin daha sonra bunun için. Hiç yokken hayatıma girmiş, onu güzelliklerle doldurmuş, anlamlandırmış ve zamansız bir şekilde de çıkıp gidivermiştin işte.”

Aslı duraksadı. Gözleri doluyordu. Başını kaldırdı. Derin bir nefes aldı. Gözünden süzülen tek damlanın kâğıda düşmesine mâni olamadı. Kâğıdın üzerini sildi hemen. Sonra da gözlerini kuruladı. Kendine gelmeye çalıştı bir süre. Çayından bir yudum aldı. Kalemine sarıldı ve tekrar yazmaya başladı.

“Özledim seni, çok özledim hem de. Kokunu hatırlamak için kıyafetlerine sarılıp uyuyorum geceleri. O yeşil kazağını ne de çok severdin. En çok da onda duyuyorum kokunu, hala içindesin gibi. Sabahları giydiğin terlikler hala mutfakta, bıraktığın yerdeler. Son kahvaltıyı sen hazırlamıştın hatırlıyor musun? Hafta sonları müzik eşliğinde kahvaltı hazırlamaya bayılırdın. Gelip öperek uyandırdığın için de uykumu çoğu zaman bilerek uzatırdım. Galiba bunu biliyordun sen zaten. Yine de öyle uyandırmak hoşuna giderdi. Benim de bunu bilmek hoşuma giderdi. Film gecelerimizde mısır patlatmayı görev edinmiştin, ben de çayı güzel yapardım Allah var. Film seçmekte ise üstüne yoktu. Film bittikten sonra ise film hakkında saatlerce konuşmaya bayılırdın, tıpkı benim gibi. Kışın battaniye altında, elimizde bardaklarla saatlerce ettiğimiz sohbetleri nasıl özlüyorum bir bilsen. Ne de çok kıştan bahsettim değil mi? Duyan da kış romantikleri sanacak bizi. Oysa yazın da gece vakti meşhur balkon sohbetlerimiz vardı bizim. Haklısın galiba, geceyi seviyoruz biz. Baş başa, huzurlu ve keyifli olduğumuz gecelerimiz vardı bizim. Dertli olduğumuzda başım göğsünde sabahladığımız gecelerimiz. Bizi birbirimize sımsıkı saran, dolayan gecelerimiz vardı. Kalabalıklardan kaçıp sığındığımız bir mabedimizdi gece. Sırlarımıza, sevgimize ve hülyalarımıza ortak etmiştik onu. Şimdi ise o da tatsız. Kimi zaman ürkütücü bile oluyor. Sensiz korkuyorum. Seni özlüyorum bir tanem…”

Bu satırları yazarken biraz üşüdüğünü hissetti ve elini omzunda gezdirmeye başladı. Yağmur tekrar şiddetlenmişti. Pencereye çarpan yağmur damlalarının çıkardığı ses müziğin sesine rağmen duyulmaya başlamıştı. Bu Aslı’nın dikkatini çekmiş olacak ki pencereyi izlemeye başladı. Ritimsiz damlaların çıkardığı sesler ve pencerede bıraktığı desenler onu hipnotize ediyor gibiydi. Pencerede kendi aksini gördü ve sonra hemen arkasında duran ve omuzlarına dokunan belli belirsiz birini fark etti. Birden ürperdi ve heyecanlandı, hemen arkasına baktı. Kimse yoktu. Pencerede de bir şey görünmüyordu şimdi. Kendi omuzlarına dokundu, sonra da yüzüne. Kalbinin hızla attığını hissetti. Gördüğü şey neydi? Hayal miydi yoksa bir yanılsama mı? Yorgun ve uyuşuk bedeninin geceyle birlikte zihnine oynadığı bir oyun muydu bu? Bir an aklına yalnız olmadığı fikri geldi. Gelmiş olabilir miydi gerçekten? Şu anda burada, odada onunla beraber olabilir miydi? Nasıl hissedeceğini şaşırdı. Böyle bir ihtimal bile Aslı’yı çok heyecanlandırdı. Gözleri tekrar doldu, göğsü bir daralıyor bir genişliyordu. Bedenine bir sıcaklık yayılıyordu. Ve sonra da o çok tanıdık kokunun odayı doldurduğunu hisseti. Kendini daha fazla tutamadı. Ağlamağa başladı. O buradaydı. Onu hissediyordu. Odanın çevresine bakınmaya başladı. Onu görmek isteği korkusunu bastırmış ve ona büyük bir cesaret vermişti. Gözlerini bir umutla tekrar pencereye çevirdi. Ve bir anda onu görüverdi. Evet, masada tam karşısında oturuyordu işte. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Ve gülümsüyordu. Aslı’nın kalbi kıpır kıpır olmuştu. Korkusu bir anda gitmiş, bu kez de sevinçten ağlayama başlamıştı. Yüzünü pencereden ayıramıyordu. Murat oradaydı. Yanı başındaydı. Ellerini uzatsa ona dokunabilirdi belki. Ama hareket etmek istemiyordu. Gerçek ya da hayal de olsa bu anı doyasıya yaşamak istiyordu.

Bir süre kafasını çevirmeden onu izledi. Gözyaşlarından ıslanan gözleri görüşünü bulanıklaştırıyordu. Onu kaybetmemek için gözlerini dahi silmek istemiyordu. Sonunda zayıf, kısık ve ürkek bir sesle “Murat, bu sen misin? Burada mısın?” diye mırıldandı. Penceredeki kişi hala gülümsüyordu ve sonra hafifçe basını salladı. Aslı neredeyse kendini kaybetmek üzereydi. Sevinç ve korkunun vermiş olduğu tarifsiz bir heyecan yaşıyordu ve yapabildiği tek şey ağlamaktı. Onunla konuşmayı çok istiyordu ama böyle bir ihtimalde bile aklını kaçırabilecek kadar zayıftı. Onu biraz daha izledi, kalbi biraz olsun yatışmıştı. Hala karşısına bakamıyordu ancak masanın öteki ucundaki karartı gözüne belli belirsiz ilişiyordu. Aslı biraz daha cesaretlendi ve sordu “Konuşabilir misin?”. O ise hala gülümsüyordu ancak bu kez başını sağa ve sola doğru solladı. “Nasıl da isterdim şu an sesini duymak biliyor musun? Seni çok özledim, sesini, kokunu, tenini…O kadar yalnızım ki sensiz. Dayanamıyorum buna. O kadar alışmışım ki sana sensiz bir hayata hiçbir zaman alışamayacak gibi hissetim. Yok olmayı bile düşündüm biliyor musun? Her şey karmakarışıktı. Çaresiz ve zayıftım. Yönümü ve izimi kaybetmiştim. Ne yapacağımı bilmiyordum…. Ta ki bugüne kadar…. Bugün öğrendim ve duygularım alt üst oluverdi bir anda. Uzunca bir süre yürüdüm, yürüdüm. Ayaklarım su toplayıncaya kadar yürüdüm. İçimdeki tüm karanlığı atmak için buna ihtiyacım vardı. Kendime gelmek ve kendimi hazırlamak için bugün daha çok yürüdüm. Eve gelip sana sürpriz yapmak istemiştim. Sana yazıp, içimi dökmek sonra hayaline sarılıp ‘tebrikler, baba oluyorsun’ diyecektim. Hayatımı anlamlandıracak en büyük emanetini kollarıma alacağım günü düşünmek bana tekrar cesaret verdi.” Aslı tekrar duraksadı, bu kez o da gülümsüyordu. Gözyaşlarını hafifçe sildi, hala pencereye bakıyordu. “Ama sen benden önce davrandın yine ve sürprizi sen yaptın. Böyle bir günde beni yalnız bırakmazdın sen zaten.”

Aslı onun yerinden kalktığını fark etti. Tekrar heyecanlanmıştı. Pencereden onu izliyordu. Masanın arkasından dolanıp yanına geldiğini gördü. Hemen yanı başında duruyordu. Hafifçe eğildi. Aslı’nın omzuna dokundu, saçını öptü. Aslı tüm bunları hissediyordu. Her şey çok gerçekti. Bir an tüm gerçeklik ve hayal algısı yıkılıverdi. Nefesi, kokusu, dokunuşları, hepsini hissediyordu. Murat ölmemişti. O buradaydı, yanı başındaydı ve gerçekti. Aslı daha fazla dayanamadı ve arkasını döndü. “Murat!!!”.

Başını hafifçe masadan kaldırdı. Sabah olmuştu. Güneş ışığı gözlerini kamaştırıyordu. Ne olduğunu anlamlandırmaya çalıştı bir süre. Etrafına baktı. Kimsecikler yoktu. Murat neredeydi? Uyumuş kalmış mıydı yoksa? Hepsi bir rüya mıydı? “Olamaz” diye sayıklamaya başladı. “Hayır buradaydın, tam karşımda, gerçektin. Hem de çok gerçek.” Kabullenmek istemiyordu. Ayağa kalktı. Odada iki üç tur attı. Masaya gitti. Yazdığı sayfalara gözü ilişti. Onları eline aldı. Son sayfayı düşürdü. Almak için eğilince bir anda donup kalıverdi. Son yazdığı satırın altında Murat’ın el yazısı ile yazılmış iki cümle vardı.

“Ona da kendine de iyi bak olur mu? Sizi çok seviyorum.”

SON

Yazan: Emin Üçer

Leave a comment

Design a site like this with WordPress.com
Get started